Eco Usta ve Ben
Her şey Umberto Eco’nun ölüm yıldönümü nedeniyle hazırlanan anma programını izlememle başladı. Görsel haber şöyle diyordu:
“Umberto Eco’nun 30 bin kitaptan oluşan kütüphanesi, nadir kitaplardan oluşan koleksiyonu, Eco’nun çocukları Stefano ve Carlotta tarafından Bologna Üniversitesi’ne bağışlandı. Yazarın notlarının dijital ortama aktarılması konusunda üniversiteyle anlaştılar. Bu notlar Eco’nun çalışma metotlarına ve zihnini kullanma şekline uygun olarak dijital ortama aktarılacaktır.”
Programı keşke izlemeseydim mi desem, yoksa izlemez olaydım mı, bilemiyorum. Programın ardından gözüme uyku girmez oldu; mutsuz, sıkıntılı, sisli bir ruh hali içine düştüm. Neden derseniz tam olarak bilemiyorum; bildiğim bir şey varsa oda, günlerdir Umberto Eco’nun yaşamını inceliyor, kendi yaşamımla kıyaslıyor, aramızdaki benzerlik ve farklılıkları saptamaya çalışıyor olmam. İtalyan düşünür, tarihçi, yazar, edebiyat eleştirmeni, işaret bilimci ve akademisyen; Eco’nun kartviziti oldukça donanımlı. Benim ki pek zayıf kalıyor Usta’nın yanında; yalnızca öğretmen, tarihçi ve yazar diyor biyografimde. Kimi kiminle kıyaslıyorum ki! Diğer yandan, “Kimseden daha iyi olmadığınızı anlayacak kadar mütevazi, herkesten farklı olduğunuzu kavrayacak kadar bilge olun” diyen, İbn-i Rüşd’ün söyleminin de bilincindeyim.
Eğitimci olduğumdan olsa gerek sürekli araştırır ve insanların yaşamlarını incelerim. Nasıl oluyor da sıradan bazı insanlar kısa zamanda donanımlı ve üretken olabiliyor da, geçtiği yollarda derin ve silinmez izler bırakabiliyorlar. Yaşam koşulları mı, aile mi, çevre mi, siyasi ortam mı, genetik yapı mı, zeka mı, şans mı, kader mi? Yoksa bunların birleşeni mi? Ben böyle yeri doldurulamayan özel insanların ölümsüz olmaları gerektiğine inanıyorum. Bilim, mutlaka ve en kısa zamanda buna bir çözüm bulmalı.
Sanırım çocuklarının üniversiteye bağışladığı Eco’nun kitaplarının sayısı beni huzursuz etti. Yazmalar ve yazlık evindeki kitaplarla birlikte sayının artacağı söyleniyor ve bazı kaynaklarda elli binden fazla kitabın varlığından söz ediliyor. Kütüphane değil sanki Devlet Arşivi… Eco Usta’nın yaşamını inceledikçe sıkıntım koyulaşıp kabarırken, kendime olan güvenim de dibe vuruyor. Eco’nun kitapları dedim ya, asıl canımı yakan 30.000 cilt esere sahip olması –nadir el yazmalarını hiç saymıyorum- benimse kitaplığımda t0plam 3.000 kitabım var. Bilgisayarıma yeni yükledim; sayıyı biliyorum. Dıştan bakınca sayı benzer görünüyor; görselde Usta’nınki bir sıfır fazla gibi. Ama matematiksel olarak aradaki fark korkunç boyutlarda. Benden ne kadar fazla kitap okumuş, kaynak olarak araştırmış ve incelemiş. Bu muhteşem bir birikim ve aynı zamanda düşünce zenginliği demek.
Milli Kütüphanede çalışmış bir görevlinin konferansına katılmış ve notlar almıştım. Devletimizin kurucusu eşsiz insan, büyük lider Atatürk’ün, altını çizerek ve notlar alarak 5.000 kadar kitap okuduğunu öğrenmiştim. Devletlerin yıkılış nedenlerini, örneğin Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılış nedenlerini ve ünlü komutanların Napolyon ile Hannibal’in savaş taktiklerini incelediğini ve bu konuda notlar düştüğünü biliyorum. Ben Ata’mın yöntemini uygulayarak, 5.000 sayısına ulaşmaya çalışırken, Eco’nun sahip olduğu kütüphanenin zenginliği haklı olarak benim moralimi bozdu, beni adeta yıkıma uğrattı. Sürekli kendimi sorguluyorum ve mutsuzluğuma tanı koymada zorlanıyorum. İtiraf etmeliyim müthiş kıskançlık duyuyorum. Ben kendimi ne sanıyorum, kendimi kiminle kıyaslıyorum diye soruyorum; bu düşünceyle biraz rahatlar gibi oluyorum. Sonra engelleyen mi vardı; yemeyip, içmeyip 30.000 kitaba sahip olsaydın, okusaydın, kaynak kitap olarak inceleseydin, onları koyacak yer de bulabilseydin diyorum. Benim çatıdaki odamın bir duvarı 1000 kitap alıyor, üç duvarı da dolu. 30.000 kitabı sığdırmak için otuz duvarlı bir ev gerekli gibi sorulara takılıyorum. Başarısızlığıma kılıf uydururken, saçmalamaya başladığımın farkındayım. Benimki belki de çaresizlik. Bir arkadaşım “Onların tozunu alamam” derken, bir diğeri de, “Kim senden kitap yazmanı istiyor ki; kimsenin okuduğu yok. Kendini niçin sıkıntıya sokuyorsun?” diyor. Haksız da sayılmaz ama ben okumazlarsa okumasınlar, kendileri kaybederler düşüncesindeyim. Ben daha çok kitap edinmeli, daha çok okumalı ve daha çok yazmalıyım.
Aslında Eco Usta ile aramızdaki benzerlikler yabana atılacak gibi değil. İkimizin de ilgi alanında tarih, özellikle Ortaçağ tarihi, edebiyat ile yazı yazma tutkusu var. En önemli benzerlik veya ortak nokta tarihçi olmamız; üstelik ikimizde ortaçağ üzerine çalışmalar yapmışız. Ben İstanbul Üniversitesi’nin Tarih Bölümünün ortaçağ kürsüsünden tezli mezun oldum ve aynı kürsüde Sugur ve Avasım üzerine doktora çalışması yaptım. Arap Dil ve Edebiyatı da yardımcı sertifikam. Tarih Öğretisi adıyla bir dizi kitap yazdım; içlerinde Ortaçağ Tarihi de var. Bu arada roman ve hikaye kitaplarım da var. Umberto Usta’nın da çalışmaları arasında romanlar, edebiyat eleştirilerinin yanında ortaçağ tarihi önemli bir yer tutmakta.
Usta’nın tarihi bilgilerle süslediği romanları özellikle “Gülün Adı” tam bir ustalık eseri. Beğenerek ve gıpta ederek okuduğum bu kitaptan aldığım “Kent bugün, zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara ‘erdem’ üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir.” diyen ve –her ne kadar bizimkilerin vaazları erdemden çok uzak olsa da- günümüzde de oldukça geçerli olan anlamlı düşüncesini sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim. Dördüncü kitabı Baudolino da, 1204 yılında Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Constantinople’a gelen Dördüncü Haçlıların yerle bir ettiği eski İstanbul’u ve roman kahramanı Alessandria’yı anlatıyor. Aslında ikimizin ortak yanı Roma İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde yaşıyor olmamız; o, Batı Roma’nın, bense Doğu Roma İmparatorluğu’nun muhteşem kalıntıları üzerindeyiz. Baudolino adlı bu yapıtta Bizans Tarihi ve IV. Haçlı Seferi hakkında anlatılanlar, romanı son derece sürükleyici kılıyor. Üzülüyorum, neden bu kitabı yazmayı ben düşünemedim diye. Üniversitede üç yıl boyunca Haçlı Seferlerini, Bizans İmparatorluk Tarihi’ni oku, Bizans patriklerinin adını ezbere sıralamayı bil; üstelik Bizans imparatorluk başkenti İstanbul’da yaşa, her gün Sultanahmet Meydanı’ndan geç; meydanda Dördüncü Haçlıların yaptığı yıkımı, sökülen pirinç levhaların, Venedik’e kaçırılan muhteşem at heykellerinin bıraktığı boşlukları gör ve böyle bir kitap yazmayı düşünme. Bu benim düşüncesizliğim değil de ne? Ortak noktalarımızın yanında aramızdaki fark açılıyor.
Umberto Eco’nun çocukluğu hakkında pek fazla bilgi edinemedim; yazdığı kitaplardaki çocukluk anıları ve yaptığı söyleşiler ile yazdığı kitaplardaki ipuçlarından başka. Usta 1932 doğumlu, bu benzerlik ne ifade eder bilemem ama ikimizde ocak doğumluyuz ve Oğlak burcuyuz. İşte size bir ortak nokta daha. Çocukluk yıllarında İkinci Dünya Savaşı’nı ve Benito Mussolini faşizmini yaşamış olmalı. Kraliçe Loana’nın Gizemli Ateşi’nde onun çocukluk ve savaş dönemi anılarının izini sürmek olası. Ülkem İsmet İnönü’nün akılcı politikaları sayesinde, o korkunç yılları savaşa girmeden atlatmayı başarmış. Ben savaş sonunda doğmuşum; savaş görmedim ama benim de çocukluk ve gençlik dönemimin siyasi ortamı pek iç açıcı değildi. Benim kuşağım on yıl aralıkla yinelen askeri darbeler, muhtıralar, iç savaştan farksız sağ-sol çatışmaları içinde büyüdü ve kişiliklerimiz bu tür siyasi ortamları soluyarak şekillendi.
Gecenin bir yarısı elimde Eco’nun son romanı Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi, yanımda tuğladan kalın diğer kitapları; bilgisayarımda onun hakkında bilgi veren siteler; araştırmayı sürdürüyorum. Onunla ortak noktalarımızdan en önemlisi sanırım kitap sevgimiz. Usta kitaplar hakkında şöyle diyor:
“Kitapların çoğu kez başka kitaplardan söz ettiğini fark ettim. Sanki kitaplar kendi aralarında konuşuyormuş gibi bir şeydi. Kütüphane, yüzlerce yıllık bir mırıltının, bir parşömenle bir diğeri arasındaki belli belirsiz bir diyalogun duyulduğu bir yerdi. Yaşayan bir şeydi, birçok akıldan yayılan sırlardan oluşan bir hazineydi; insan zihninin yönetemeyeceği güçleri içeren ve o güçleri üretmiş ya da iletmiş olanların ölümünden sonra ayakta kalmış olan bir kap niteliğindeydi.”
Eco Usta gibi ben de “Kitap” diyorum; çatı odamda onların birbirleriyle fısıldaştıklarını duyar gibi olurum bazen. Bence kitap sevgimiz tamam, en büyük fark kütüphanedeki kitapların sayısında gizli. Eco Usta’ya sahaf olan büyükbabasından kalan bir sandık dolusu değerli kitap ve dergiler oldukça güçlü maya oluşturmuş olmalı. Macera dolu dergiler, polisiye çizgi romanlar, bilim kitapları, usta yazarların romanları; bu kitaplar, onun düşünce ve duygu dünyasını zenginleştirir, önünde yeni ufuklar açarken, ne tür kitapların değerli olduğunu da öğretmiş olmalı.
Bana gelince, çocukluğumda evde kitaplığımız yoktu; tek lüksümüz eve her gün alınan gazeteydi. O zamanlar gazeteler, kupanla kitap verirlerdi; bu kitaplar genellikle romantik konuları işleyen romanlardı. Ben her yaz tatilinde bu kitapları yeniden okurdum. Liseye başlayınca William Shakespeare ile tanıştım ve okul kitaplığından okumak için aldığım ilk kitap, yazarın “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı yapıtı oldu. Ders kitaplarımın dışında ilk kitabımsa, Üsküdar Kız Lisesi’nden iftiharla ve okul birincisi olarak mezun olduğumda armağan olarak verilen Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk” adlı yapıtıydı. Türk Dil Kurumu yayını olan Nutuk, gümüş çerçeveyle birlikte armağan edilmişti bana. Bizim üniversitede hiç tarih kitabımız olmadı; profesörlerin anlattıklarını not alır ve ezberlerdik. Hiçbir konuda konuşmaz, fikir yürütmez, tartışmazdık. Şimdi düşünüyorum da ne kadar yetersiz bir üniversite eğitimi almışım. Ben çalışmaya başlayınca düzenli olarak kitap almaya başladım. Hiç unutmam ve hala sevgiyle saklarım, maaşımla aldığım ilk kitabım İsveçli yazar Par Lagerkvist’in “Tanrı Gelini Sibyl” idi. Beş liraya aldığım bu kitap Cem Yayınevi’nin 1969 baskısıydı. Sonra Dünya Klasiklerini, Varlık Yayınlarını, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu Yayınlarını almaya başladım; Kitap Fuarlarını dört gözle bekler oldum.
Vakit gece yarısını çoktan geçti. Çalışmaya ara verip pencereden dışarı bakıyorum; gökyüzü aysız ve yıldızsız, denizin pırıltıları ve uzaklardaki adalar görünmüyor. Gece vakti deniz görünür mü, görünmez tabi. Denizin parıltısı, uzaktaki adalar duman rengi sise gömülmüş. Bense beyazımsı bir bulutun içindeyim sanki. Daha iyi görebilmek için gözlerimi sürekli açıp kapıyorum, elimin tersiyle camın buğusunu siliyorum. Birden gün ağarıyor, beyaz bulutların ve ışığın içinden önce bir karartı, sonra sedef pırıltılara bulanmış bir yüz beliriyor camın ardında; yaşlı bir adam portresi bu. Kömür karası gözlerinden zeka fışkıran, sakallı bir ihtiyar camın ardından bana bakıyor. Göz ucuyla ve umursamaz bir tavırla, inceden inceye eleştiren, yarım bir gülümsemeyle; gülümseme ile küçümseme arasında gidip gelen, bir bakış bu. Yavaşça belleğim netleşiyor ve “sizi tanıyorum ustam” diye çığlığı basıyorum. Bağırıyorum ama sesimin çıktığından pek emin değilim. “Siz Umberto Eco’sunuz; sizi tanımaz olur muyum? Günlerdir eserlerinizi okuyor, yaşamınızı inceliyorum. Şu anda elimde Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi var, bitirmek üzereyim” diyorum ve ona hayranlıkla bakıyorum; İtalyan erkeklerinin yakışıklılığından eser yok yaşlı yüzünde, ama bu eksikliği bilgece bakışlarla kapatıyordu. Onu güçlü ve farklı kılan gözlerindeki zeka pırıltıları mı, yoksa barlarda şarap eşliğinde öğrencileriyle sohbet edebilme özgürlüğünün verdiği umursamazlık mıydı bilemiyorum. Ancak çalışmaları bende hayranlık uyandırırken, benimle kurduğu göz teması, belleğimde aşağılık duygusunu güçlendiriyordu.
Konuşmaya başladık, konuşmaya başladık dediysem de; daha doğrusu ben konuşuyorum, o beni dinliyordu: “Siz aramızdan ayrıldıktan sonraki on yıl boyunca eserleriniz ve düşünceleriniz üzerine konferanslar ve akademik etkinliklerin düzenlenmesini istememişsiniz. Bu nedenle buluşmamız iyi oldu size içimi dökebilirim. Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılış yıldönümünüzdü, edebiyat dünyasınca isminiz anıldı. Benim anlatmak istediğim size duyduğum hayranlıkla, aramızdaki benzerlikleri dile getirmek ve kütüphanenizin zenginliğine duyduğum kıskançlığı belirtmek sadece. Vasiyetinize saygısızlık etmek istemem.”
Eco ustam, 19 Şubat 2016’da bizi bırakıp gittikten sonra arkanızdan İtalyan gazeteleri neler yazmadılar ki, hepsi övgü dolu: ‘Kültürü değiştiren kültürü modernleştiren dahi’, ‘Kültürün adı’, ‘Felsefe ve edebiyatın ezber bozan entelektüeli’, ‘Anlam dünyasının kâşifi’, ‘Bilgeliği romana dönüştüren bilge’ ve ‘Dünyadan bir dev geçti’; bunlar övgülerden yalnızca bazıları sevgili ustam. Bir zamanlar, “Hazin ve kalıcı hatıralar, yaşarken bıraktığımız ölümün izidir” demiştiniz ya, söylediğiniz bu söz buraya yakışır mı bilmem ama sizin bıraktığınız iz çok güçlü.
Yapıtlarınız düşündürücü, öğretici aynı zamanda eğlendirici ve şaşırtıcı da; iğneleyici ve alaycı bir bilgesiniz. Bu arada kendinizi hafta sonları roman yazan bir profesör ciddiyeti içerisinde gördüğünüzü belirtiyorsunuz. “Hiçbir zaman aşk hikâyesi yazamayacağım çünkü özel şeyler anlatmak istemiyorum” diyorsunuz. Anladık siz özel değil, önemli şeylerin yazarısınız ama bilgeliği romana dönüştürürken, bunlar ayıp değil deyip, bir dizi ayıp şey ile günahtan ve pis şeylerden söz edebiliyorsunuz; simge bilimin ardına saklanarak örneğin Pegasus’u tek boynuzla anlatıyor, ayıp sayıdan da söz ediyorsunuz. Torunum 31 ayıp sayıymış; sınıftaki erkekler “31 deyip” gülüyorlar. “Ayıp sayı olur mu?” diye sorunca, ne diyeyim ben de simge bilimden yararlandım; -doğru mu yararlandım o da tartışılır-“sanırım onlar sayıyı yanlış biliyorlar 33’lük tespihle “tespih çekmek” demek istemişlerdir” diye açıklamada bulundum.
Son romanınız, –Ben şu anda son sayfalarındayım– Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’nde uyandığı derin komadan sonra okuduğu tüm kitapları hatırlayan ancak kendi geçmişini ve anılarını unutan bir sahafın başından geçenleri anlatıyorsunuz. Bu kitapta büyükbabanızdan kalan kitap dolu sandık tava arasına çıkmış; sandıktan çıkan tüm kitaplar ve yazarlar, ciltler dolusu ansiklopedik bilgiyle birlikte kronolojik olarak sıralanırken, kendimi kütüphane memuru gibi hissettim. Romanın kurgusu detaylar içinde kaybolurken, çocukluk anılarınızı bulup çıkarmakta oldukça zorlandım. Siz eleştirmeyi seviyorsunuz diye affınıza sığınarak bunları söylüyorum. Yoksa sizi eleştirmek gibi bir niyetim asla olmaz. “Yazar olduğumdan beri keşfettim ki, tarafsız olamıyorum. Ya yeni bir kitap benimkinden kötü oluyor ve onu sevmiyorum. Ya da benimkinden iyi oluyor ve onu sevmiyorum.” diyorsunuz, sizin açık sözlülüğünüz ve hoşgörünüze sığınarak söylüyorum bunları. Ben de özgürce düşüncelerimi dile getirebilirim değil mi? Alınmıyorsunuz umarım.
Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’ni okuyunca, Kafka’nın Dönüşüm’ünden sonra yaşadığım, ne zaman sırtüstü yatsam, kendimi ayakları havada çırpınan kocaman bir hamamböceği olarak gördüğüm gibi, çikolatalı tatlı yemek istediğimde tabağımın içinde sizin dumanı tüten kakanızı görüyorum; bütün iştahım kaçıyor. Okurları bu denli güçlü etkilemek zorunda mıydınız? Ayrıca aynı kitapta Milanolu sahafın belleği üzerine yazarken sürekli genç sekreteri düşünmek de ne oluyor? Bizde bir söylem vardır, yaşlı erkekler için yapılan bu genelleme ne kadar doğru bilemem ama “Horoz ölmüş, gözü çöplükte kalmış” derler. Bir de şöyle derler, “Bir insanın fikri neyse zikri de odur.” Bu sözlerden hangisi size daha çok yakışıyor bunu siz biliyorsunuz. Ama şunu söylemeliyim ki, kitabın bu bölümünü okuduktan sonra karınız size güven konusunu sorgulamış olmalı. Aşağıdaki sözlerin size ait olduğunu unutmamalısınız:
“Bir karakter yarattığınızda ona kendinize ait kimi kişisel anılarınızı, gözlemlerinizi yüklersiniz. Bir bakıma kimliğinizi romandaki karakterlere dağıtır, bir kurgu romanı otobiyografik kılarsınız.”
Umberto ustam, edebiyat dünyasına “Gülün Adı” ardından “Foucault Sarkacı” adlı romanlarla girdiniz. İtalyan tarihçi, edebiyat eleştirmeni, filozof, Orta Çağ uzmanı, dilbilimci ve James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış bir yazarsınız. Ortak pek çok yanımız var ustam ama benim kartvizitim pek o kadar zengin değil, yalnızca yazar, tarihçi ve öğretmen yazıyor kartımda. Ustam, bu arada kimseler duymasın, bırakın üzerinde derin araştırma yapmayı, ben Ulyses’i kaç kez başladımsa bir türlü bitiremedim. Sonra baktım olmuyor, yazarın biyografisi üzerine odaklandım. Yer yer muhteşem paragraflar ayıklamakla birlikte hala Ulyses’i istediğim gibi bitirebilmiş değilim.
Daha önce söz etmişsem bağışlayın; sizi gördüğüm, size bunları anlatabildiğim için çok heyecanlıyım. Bazı şeyleri ikinci kez anlatıyor olabilirim. Sizi etkileyen önemli kişi bir sahaf olan büyükbabanız; ondan kalan kitaplar bir servet değerinde olmalı. Kitapların yanında Resimli Seyahat ve Macera Dergileri ve bu dergilerde geçen uzak ülkelerin vahşi hikâyeleri. Genç yaşta Jules Verne, Marco Polo, Charles Darwin koleksiyonları ile tanışmak, onları okumak sizi beslemiş ve düşünce dünyanızı alabildiğine zenginleştirmiş olmalı. Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’nde, büyükbabanıza ait kitap dolu büyülü hazine sandığı, şarap mahzeninden, tavan arasına çıkarılmış, çocukluk anıları, ilk gençlik heyecanları içine serpiştirilmiş, ülkedeki siyasi gelişmelerle birlikte kitaplar ve dergiler tek tek tanıtılmakta. Ben bu konuda sizin gibi şanslı olmadığımı daha önce söyledim sanırım. Büyükbaba şöyle dursun bende ne anne ne de baba vardı; ikisi de ben küçük yaştayken öldüler. Bana bilimsel anlamda destek olacak kişiler ve kitaplar yoktu çevremde.
Gençliğinizde dindarmışsınız Ustam! Sonra Ortaçağ’ın ünlü düşünürlerinden Aziz Thomas Aquinas hakkında doktora tezi çalışmaları sırasında, olanlar olmuş ve dindarlığınızı kaybetmiş, ateist olarak yaşamaya karar vermişsiniz. Konu üzerine açıklamanız da şöyle, “ Nasıl birisi bir insana âşıktır ve bir gün aşk biter? Duygular ve hisler, dayanağını yitirdiğinde yok olur ve hiçbir izi kalmaz.” Haklısınız, çok doğru söylüyorsunuz; bitti mi bitiyor. Katolik Kilisesi ile bağınız sona ermiş. Alın benden de o kadar. Ben de din ile imanla ilişkilerimi çoktan kesmiş durumdayım; alın size bir benzerlik daha.
Ustam bir ortak yanımız daha var; ikimizin de soyadı üç harfli. Siz benzerliği komik hatta saçma bulabilirsiniz ama en küçük benzerlik bile benim için çok önemli. Cennetten gelen bir hediye -ex caelis oblatus- anlamındaki sözcüklerin baş harflerinin bir araya getirilmesiyle oluşan “Eco” soyadı büyükbabanıza şehrin ileri gelenleri tarafından uygun görülmüş; muhteşem bir soyadı. Benim kızlık soyadım “Sel”; kökeni ise Kırım Türklerine dayanan dedem, sular seller gibi ve çok güzel konuştuğu için verilmiş ona. Gördüğünüz gibi üç harfli.
Aslında siz kendinizi, hafta sonları roman yazan ciddi bir profesör olarak tanımlıyor ve kolay okunan bir yazar olmadığınızı da üzerine basarak belirtiyorsunuz. Ustam siz zor okunan bir yazarsınız bense kolay okunan bir yazarım ama kitaplarım gene de okunmuyor. Buna ne dersiniz? İnsanlar zoru mu seviyorlar? Gülün Adı, otuz dilde yaklaşık 10 milyondan fazla satmış. Bu muhteşem bir başarı. Umberto Ustam, siz okumanın insanın hayatını zenginleştirdiğine inanıyor ve şöyle diyorsunuz.
“Varsayalım ki, hiç kitap okumadınız. Yaşamınıza dair çok az şey anımsayacaksınız, çok kısa bir hayat yaşadığınızı fark edeceksiniz. Ben ölürken Julius Caesar’ın suikastını, Romeo Juliet’in aşkını, Dante’nin cehennemini yaşamış olacağım. Çok zengin bir hayat yaşamış olacağım. Eğer siz fakir bir yaşamı tercih ediyorsanız sorun yok.”
Kime anlatıyorsunuz bunları? Bizimkiler zenginlik deyince para, mal mülk hatta mal deyince de hayvanlarını sayısını bellerler; Roma tarihinin detayları, Dante’nin İlahi Komedyası ve Shakespeare’in Romeo Juliet’i onları pek ilgilendirmez ve okumazlar. Onun için benim kitaplarımın satışları pek düşük, kanımca düşük göstermek yayınevlerinin de işine geliyor. “Kim senden yazmanı istiyor ki, okusunlar. Boşuna kendini sıkıntıya sokuyorsun” diyen arkadaşım son derece haklı. “Bir yazarın, kendisi için yazdığına inanmıyorum. Yazmanın bir aşk olduğuna inanıyorum. Yani başka birine bir şeyler vermek için yazarsınız. Bir iletişimde bulunmak için… Hislerinizi başkalarıyla paylaşmak için.” diyorsunuz çok doğru ama bu sözlerinizi anlayan kim ustam! Yapıtının kalıcılığını kim istemez ki, gerçekte her filozof, her yazar gelecek 3000 yıl içinde okunuyor olmayı mutlaka umut eder.
Adını Fransız fizikçi Leon Foucault’nun sarkacından alan, büyü ile bilimin kardeşliğine adanan ikinci romanınız Foucault Sarkacı’nda, okudukları onca hikâyeden sonra kendi kurgularını yaratmak isteyen üç editörün hikayesi anlatılıyor. İçinde pek çok ayıp şeyle birlikte bilmediğim o kadar çok şey vardı ki, bu nedenle sözlükle birlikte okudum; biraz uzun sürdü; ama çok şey öğrendim. Sevgili Ustam, eğitim sisteminin mi, yoksa benim eksikliğim mi -aslında fizik derslerinde notum yüksek olduğundan laboratuvar sorulusuydum- bilemiyorum, Foucault Sarkacı’nın ne olduğunu ve hangi bilimsel gerçeği kanıtladığını, sizden öğrendim; çok teşekkür ederim. Günümüzde dönmediği, öküzün boynuzunda durduğuna inananlar var halâ.
“Kitaplar daima başka kitaplardan söz eder ve her hikâye daha önce anlatılmış bir hikâyeyi anlatır.” Sevgili Ustam bu sözünüz gerçek oluyor. Sizinle söyleşiyorum, sizin kitaplarınızı anlatıyorum ve bir hikâye yazılıyor. Ustam aramızdaki benzerlikleri bir kez daha sıralamamı ister misiniz? Yoksa sizi sıkıyor muyum? İkimiz de tarihçi ve Ortaçağ tutkunu, siz akademisyensiniz ama sonuçta ikimiz de eğitimciyiz. Kitaba ve kütüphanemize olan sevgimiz, yazma tutkumuz, ikimizin de soyadlarının üç harfli olması, ikimiz de ocak ayında doğmuşuz ve Oğlak Burcu’ndayız ve ikimizde Roma İmparatorluğu’nun zengin kültür kalıntıları üzerinde; Akdeniz kıyısında yaşıyoruz. Bunlar sizin için bir şey ifade etmeyebilir ama benim için muhteşem benzerlikler. Bir ortak yanımız daha var ustam, ikimizde Nobel Edebiyat Ödülü alamamışız. Sizin aldığınız sayısız ödül arasında o eksik görünüyor. Siz Katolik Kilisesi’ni reddetmekle, ödülü kaybettiniz sanırım. Belki de yazdıklarınızı kavrama ve anlama becerisinden yoksundurlar. Bizde de, usta kalem Yaşar Kemal dururken kime verdiler ödülü biliyorsunuz. Hiç üzülmeyin. Gitmeyin sevgili ustam daha anlatacaklarım var. “Sevgilisinin güzelliğini kimse sizin kadar güzel anlatamaz” diye seslendim arkasından:
“Ne pırlanta, ne zümrüt ne de safir, ya da başka bir değerli taş; topaz ya da Yemen taşı veya yakut, ya da kantaşı ki, onun erdemi diğerlerinden fazladır. Ne ametist ne de açık yakut, en şaşalı şey bile, sevgilimin güzelliği yanında sönük kalır. Tatlı aşkı ile erdemiyle bırakır her şeyi geride ve ihtişamıyla bir yıldızı andırır. Herhangi bir gül ya da çiçekten daha güzel.”
Comments are closed