Çökeltiler Yalan Söylemezler…
İnsanlar tanrılara asi olmuşlardı. Tanrılar da yeryüzünde ibadet ve kurbanın kalktığını görünce Büyük Tanrı Enlil’in başkanlığında toplanarak günahkâr insanları yok etmeye karar verdiler. Fakat Eridu sitesi tanrısı Enki, insanları sevdiğinden bu sırrı Şuruppak sitesi prensi Ubar-Tudun’un oğlunun kulağına fısıldadı. Yaklaşmakta olan felaketi haber Verdi ve felaketten kurtulmak için bir gemi yapmasını ailesini, akrabasını, dümencisini, bilge kişileri ve her bitkinin tohumlarıyla tüm hayvanlardan birer çift seçerek gemiye doldurmasını ve beklemesini önerdi ve şöyle dedi:
Ey Şuruppak’ın adamı, Ubar Tudun’un oğlu,
Evi yık bir gemi yap.
Serveti terk et, hayatı kazan.
Mülkten nefret et, hayatını kurtar.
Bütün hayat tohumlarını gemiye getir.
Yapacağın geminin,
Bütün büyüklükleri ölçülü olacaktır.
Uzunluğu ve genişliği aynı olacaktır.
Sonra onu okyanusa indir…sa
Bütün fırtınalar olanca güçleriyle, hep birden, hücum ettiler.
Aynı Anda tufan kült merkezlerinin üstünü kapladı,
Yedi gün yedi gece boyunca
Tufan memleketi kapladıktan,
Dev gemi fırtına ile büyük sulara çarptıktan sonra,
Güneş tanrısı göğe ve yere ışınlar saçarak çıktı ortaya,
Ziusudra dev gemiden bir pencere açtı,
Kahraman Utu ışınlarını soktu gemiye.
Bilim insanlarının yaptığı araştırmalar, geminin boyutlarının günümüz spor sahası büyüklüğünde olduğunu söylüyor. Uta-Napiştim bu emri yerine getirdi, bir gemi yaptı; ailesini, akrabasını, her cinsten hayat tohumlarını içine yerleştirdi. Kendisi de dümencisiyle birlikte gemiye binerek beklemeye başladı. Sonunda kader anı geldi ve tufan başladı. Uta-Napiştim, sonsuz yaşam sırrını öğrenmek için gelmiş olan Gılgamış’a olayı şöyle anlatır:
Tan yeri ağarırken göklerin derinlikLerinden bir kara bulut belirdi. Kasırga tanrısı Adad ortalığı inletmeye başladı. Tanrılar kahramanı Nabu ile Tanrılar başkanı Marduk ülkeler, dağlar atlayarak gittiler. CehennEme tanrısı Nergel serenleri söküp kopardı. Savaş tanrısı İnurta, ellerindeki meşalelerin aydınlığı ile bütün ülkeleri kuşatan cehennem zebanilerinin saldırısını idare ediyordu. Kasırga tanrısı Adad’ın borası gökleri süpürürken, parıldayan her şey korkunç bir karanlığa büründü. Kardeş kardeşi görmez, göklerde bile bir şey görünmez oldu. Tufanın şiddetinden korkan tanrılar da kaçıştılar, Anu’nun göklerine çıktılar, köpekler gibi duvarların diplerine çöktüler. Böylece başlayan tufan, altı gün altı gece devam etti. Kasırga bütün ülkeleri kapladı. Yedinci gün bora dinerken, sular sakinleşti ve korkunç rüzgar kesildi. Sonunda tufan bitti. Suların sesleri kesilmiş bütün canlılar çamurlara bulanmıştı. Sular henüz geminin çatısına kadar yüksek bulunuyordu. Pencereyi açtım. Güneş yüzüme çarptı. Yerime yığıldım, ağlıyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan akıyordu. Dünyaya, denizin ufkuna baktım, uzakta sular içinde bir adacık yüzüyordu. Gemi buraya, Nisir dağına doğru ilerliyordu. Sonunda dağın tepesine oturdu. Suların çekilip çekilmediğini anlamak için bir güvercin koyuverdim. Güvercin konacak yer bulamadığı için geri geldi. Ertesi gün bir kırlangıç salıverdim. O da konacak toprak bulamadığından geriye döndü. Üçüncü gün salıverdiğim karga, sular çekilmiş, topraklar meydana çıkmış olduğundan kendisine yiyecek yem bularak geri dönmedi. Bundan suların çekilmiş olduğunu anladım. Gemiden çıktım, dağların tepesinde tanrılara kurbanlar takdim ettim.
Tufan menkıbesi, Eski Sinear kültürünün bir başyapıtıdır. Yukarıdaki metinden anlaşıldığı gibi sular, bütün dünyayı kaplamış, dağların yüksek tepelerine kadar her yer, sularla örtülmüştür. Bir gemi yapılarak içine bütün canlılar alınmış, uzun süre okyanuslar üzerinde kalındıktan sonra, sular çekilmeye başlamış ve gemi bir dağın üzerine oturmuştur. Bundan sonra yaşam tekrar başlamıştır. Çağının teknoloji harikası Titanik bir aysberge çarparak Atlas Okyanusu’nun dibini boylarken Nuh’un gemisi batmamıştır. İlk kez Sümerlerde görülen “Tufan Menkıbesi” günümüze Nuh tufanı ve Nuh’un Gemisi Efsanesi olarak ulaşmıştır. Tufan hikâyesinin İbraniler tarafından yaratılmadığı, Babil “Gılgamış Destanı’nın on birinci tabletinin keşfedilip çözümü yapıldıktan sonra anlaşılmıştır ki, ilk Tufan hikâyesi Sümer asıllıdır. Bu büyük buluş bilim çevrelerinde doğal olarak büyük bir heyecan yaratmıştır.
Çıldırmış bir dünyayı anlatan öyküdür Tufan Efsanesi; ırmakların akışını tersine çevirdiği, güçlü bir deniz canavarının toprağı sarstığı, derinliğin sularının ayağa kalkıp yolu üzerindeki tüm yaşamı yuttuğu ve hayatta kalanların sallarını bir dağ eteğinde, ağaçlık tepeler arasında karaya çektiği bir dünya… George Smith, tufan tabletinin daha büyük bir destansı öykünün, en yakın arkadaşının ölümünden sonra kendi ölümlülüğü ile yüzleştiği gemiye binip sonsuz yaşam arayışında uzun bir yolculuğa çıkmış olan, Uruk kentinden bir kralın serüvenlerinin bir parçası olduğunu çabukça ilk kavrayan kişi oldu.
Tufan öyküsü denizcilikle uğraşan bir halkın ya da en azından büyük bir ırmağın ağzı yakınındaki düzlüklerde yerleşik yaşam sürmüş bir topluluğun geleneği olduğuna işaret etmekteydi. Bu öykü günümüzde Gılgamış Destanı adıyla biliniyor ve eski Mezopotamya’dan gelmiş en önemli yazınsal çalışma sayılıyor. Gılgamış, taşkının sularını görmüş olandır ve Tevrat’takinden çok daha eski bir Babil yaradılış söylencesidir. Bu destan Tufan’ın ilk anlatısı olabilir mi? Charles Leonard Woolley son derece gerçekçi bir düşünceyle şöyle diyor:
“Söylencelerden tarih yazmaya çalışmamız gerekmiyor ama uydurulmuş ya da inanılmaz olan çoğu söylencenin altında, gerçeğe ilişkin bir şeylerin gizlendiğini de varsaymalıyız.”
Derinliğin karanlığında saklı bir dünyayı aramaya yönelik kaynaklar, höyükleri açan ve yitik kentleri gün yüzüne çıkaran geleneksel arkeoloğun çalışma alanının sınırlarını aşıyor. Ancak okyanus bilimleri, iklimbilim, radyokarbon tarihlendirmesi, insanbilim, kalıtımbilim ve dilbilim araçlarını kullanan yeni bir araştırmacılar topluluğu, sırları bir bir ortaya çıkarmaya başlıyor. Genç Arkeolog Austan Henry Layard, Ninova Sarayı ile ilgili kazı sonrası günlüğüne aşağıdaki notu düşüyor ve diyor ki:
“Bu görkemli yapıda yetmiş bir salon, oda ve geçit açığa çıkardım. Bunların duvarlarının hemen hepsi, Asur kralının savaşlarını, yengilerini ve önemli uygulamalarını kanıtlayan oyulmuş kaymaktaşı plaklarla donatılmıştı…”
Bir başka gözü pek Arkeolog Sven Anders Hedin ise antik dönemden günümüze çöl kumları altında gizlenmiş olan Takla Makan kentini aramak için Hotan’dan yola çıkıyor. Ormanın kıyısında elle yontulmuş kazıklar üzerinde kille sıvalı yapılara rastlıyor. Evlerin duvarları, geniş bir gölde yol alan tekneleri betimleyen resimlerle süslüydü. Ardından gemi dokları ve gemi omurga tahtaları ortaya çıkarıldı. Hedik bu yitik dünya için şöyle diyordu:
“Ürkütücü Gobi Çölü’nün göbeğinde, kuşkusuz karamsarlık ve yalnızlık açısından yeryüzündeki tüm çölleri geride bırakan bu yörede, karşınıza kumlar altında uyumakta olan gerçek kentlerin, binlerce yıldır rüzgarda sürüklenmiş kentlerin ve bir dönemler parlamış olan bir uygarlığa ilişkin ayakta kalabilmiş yıkıntıların çıkacağını kim düşünebilirdi?”
Duvar resimleri, doglar ve gemi kalıntıları başka birçok buluntuyla birlikte Gobi Çölü’nde bir zamanlar Karadeniz kadar büyük, Tarım Havzası’nı tümüyle kaplamış olan bir gölün varlığının kanıtıydı. On iki binyıl önce buzul erimeleri durduğunda ırmaklardan su akışı tümüyle kesildiğinde göldeki kuruma başlamış olmalıydı.
Son buzul çağında -Yirmi beş bin yıl önceki son buzul çağı donması- yani yakın bir geçmişte büyük bir değişim yaşanmış, eski bir deniz, önce yeryüzünün en büyük tatlı su gölüne ve ardından gerisin geri denize dönüşmüştü. Bu denizin balıkları, planktonları, kabukluları, yumuşakçaları ve kıyı bitkileri tümüyle etkilenmişti. Türler varlıklarını koruyamamış, tatlı su canlıları yok olurken yerlerini tuzlu su canlılarına bırakmışlardı. Çökeltiler yalan söylemiyordu…
Tektonik kıta plakalarının hareketi sonunda Akdeniz buharlaşması çok yüksek fakat su beslenmesi çok düşük olan bir göl haline gelmişti. Daha sonra yaklaşık 6 milyon yıl önce Akdeniz kuruyarak alçak bir çöle dönüştü. Yapılan sondajlar, Karadeniz’in de bundan 5-6 milyon yıl önce sığ bir tatlı su gölü olduğu ve buzul çağı sonu olan 10.000 yıl öncesine kadar da tatlı su gölü olarak varlığını sürdürdüğünü kanıtlıyordu. Çökeltilerin söylediğine göre 5.2 milyon yıl öncesinde Cebelitarık Boğazı yırtılarak Akdeniz Havzasını deniz suyu ile doldurmuştu.
Deniz tabanındaki tortu gerçek bir bilgi deposuydu. Bulgular çamur, balçık, kum ve kayaçlardı. Bunlar dağları aşındıran yağışlar, çöllerde tozu sürükleyen rüzgâr, mendereslerde ve deltalarda dolanan deniz, donup ardından eriyen buzul örtüleri ve bir zamanlar toprağı kaplayıp ardında fosilleşmiş iskelet kalıntıları bırakmış olan canlılardır. Çökeltiler DNA misali gerçeği bildirirler, yalan söylemezler.
Denizlerin çölleştiği, ormanların tundraya dönüştüğü ve karaların buzullar altına gömüldüğü uzak bir geçmişteyim… Beş yüz bin yıldan kısa bir zaman aralığında Akdeniz gibi büyük bir denizin böylesine hızla buharlaşıp böylesine hızla yeniden dolabildiğine inanamazsınız… Akdeniz geçmişte buharlaştığında bir tuz düzlüğü dışında çok az şeyin kaldığı, karalarla çevrili bir havza görünümünde olmalıydı…
Karalardaki devasa buzul yükü aşamalı olarak kalktı. Kuzey Rusya’da erime suyuna boğulan ırmaklar, güney yönde bozkırlar boyunca akıp sonuçta Karadeniz Buzul Çağı Gölü’ne boşaldı. Buzul suyu bu gölü Sakarya Irmağı’na karıştığı düzeye dek yükseltti ve bir haliç oluşturarak Anadolu içine ilerledi. Modern insan toplulukları, gerileyen buzulların peşinde tundralar boyunca göçerken, mamut, ren geyiği ve diğer büyük otçul sürülerini izlediler. Evrensel anlamda modern insanın doğurganlık simgesi olarak yorumlanan kadın heykelcikleri bu uzak topraklarda bulundu. Avcı toplayıcılar tarımla uğraşanlardan çiftçiliği öğrendiler.
Buzul çağı sonu ile Büyük Tufan arasında; Akdeniz tuzlu suyunun İstanbul Boğazı setini yıkmadan önceki bin yılda Karadeniz Gölü de Akdeniz gibi buharlaşma sonucu kurumuştu. Karadeniz İÖ 10 000 yılına dek okyanusların düzeyi altında, kıyı çizgisi Boğaziçi barajının 106-107 metre kadar çukurda kalmıştı. Buzul Çağı sona erip büyük buzul erimesi başladığında, soğuk su taşkınları denizlere koşuşturdu ve deniz düzeyi yavaş yavaş yükselmeye başladı; denizler yaklaşık olarak 100 metre kadar yükseldi. Bu olay sonucu Akdeniz su düzeyi İstanbul Boğazı düzeyinin üzerine çıktığından, Akdeniz’in tuzlu suları İstanbul’dan Karadeniz’e akmaya başladı.
Akdeniz’in bir zamanlar önce göl sonra kuruyup çöl olduğunu ve beş milyon yıl önce Atlas Okyanusu’nun Cebelitarık Boğazı üzerinden taşarak Akdeniz havzasını doldurduğuna inanmak çok zor ve ürkütücü. Akdeniz’in Dünya’nın yükselen okyanus düzeyinin birkaç yüz metre altında, uçsuz bucaksız bir tatlı su gölü olduğuna ilişkin çok açık kanıtlar buldu bilim insanları. Akdeniz’in bundan altı milyon yıl önce kuruyup bir çöl haline geldiği saptandı. Bu durum bir milyon yıl kadar sürdükten sonra Cebelitarık Boğazı’nın yarılmasıyla Akdeniz Havzası tekrar su dolarak deniz haline dönüştü.
Akdeniz’in tarihi Karadeniz’le bağlantılıydı. Karadeniz bugün en derin yeri 2200 metre olan 1200 kilometre uzunluğunda bir çanak şeklindedir. Özelliklerinden biri de 200 metre derinliğin altında oksijensizlik nedeniyle canlıları içeren bir yaşam bulunmamasıdır. Bu giz, okyanus sularının, Boğaziçi vadisini kaplamaya ve yaklaşık yüz elli metre aşağıdaki Karadeniz Gölü’nü suya gömmeye hazır bir yüksekliğe erişmiş, göle doğru sürekli akmaya başlamasında saklıdır. Yükselen denizlerin 7.600 yıl önce dar Boğaziçi vadisinden taştığını ve Akdeniz’in tuzlu sularının büyük bir hızla akıp, önüne çıkan yaşam biçimlerini yok ederek, akıl almaz bir güçle Karadeniz Gölü’ne boşalttılar. Her gün göle Niyagara Çavlanından akan suyun iki yüz katı kadar su boşalmaktaydı. Deltaları, düz vadileri su başmış, tatlı su canlılarını öldürmüştü. Suyun saldırısı iki yıl boyunca sürmüş, suyun düzeyi yüz metreye ulaşmış olmalıydı. Karadeniz’e giren suların içeriğinde tuz yoğunluğu yüksek olduğundan üstten akan tatlı sulara karışmadı ve Karadeniz Çanağının alt su katmanlarını oluşturdu. Bu nedenle Karadeniz’in altındaki tuzlu sular için oksijen alma olasılığı kalktı ve yaşamsız denizaltı oluştu.
Gölün kıyıları ölüm denizi olurken çevresinde yaşayan insanlar uzak batıya ve Mezopotamya’ya söylenceleriyle birlikte bir daha geri dönmemek üzere göçtüler. Bir Sümer söylencesine göre, “Denizden gelmiş yedi bilge insanın” bilgileri ve kültürü öğrettiği gibi… Karadeniz taşkınından güneydoğu Avrupa vadilerine, Rus bozkırlarına ve doğuda Mezopotamya’ya, Anadolu’ya Doğu Akdeniz kıyılarına ve Mısır’a kaçış, anlaşılan yazının doğuşundan çok önce olmuştu. Bugün Karadeniz olarak bilinen yerde 7.600 yıl önce gerçekleşmiş muazzam bir taşkın, Nuh Tufanı söylencesine kaynaklık yapmış olabilir mi? Karadeniz taşkınından kaçan insanlar ve onların soyundan gelenler, bugün söylence olarak bildiğimiz öyküleri, binlerce yıl korumuş olmalılar. Çok da uzak olmayan geçmişte okuryazar olmayan öykü anlatıcılarının çağlar boyunca binlerce satırlık masalları nasıl anlattıklarını biliyoruz. Söylencelerin bazıları neden hep “Güzel şafak gül rengi parmaklarıyla kendini gösterdiğinde” diye başlıyor, hiç düşündünüz mü? Büyük Tufan söylencesinin sarsıcı taşkın olayının anısını koruyan bir sözlü aktarım olduğu söylenebilir mi? Evet söylenebilir, çökeltiler doğruyu söylüyorsa, neden olmasın. Charles Leonard Woolley,’in söylemine bir kez daha kulak verelim:
“Söylencelerden tarih yazmaya çalışmamız gerekmiyor ama uydurulmuş ya da inanılmaz olan çoğu söylencenin altında, gerçeğe ilişkin bir şeylerin gizlendiğini de varsaymalıyız.”
Nuh Tufanı adıyla yazılmış olan bu yapıt, çağdaş bilimin temellerine oturtulmuş ve antik söylencelerle sarmalanmış, muhteşem bir öykü… Mutlaka okumalısınız… Kitabın yazarları Jeofizik Bilginleri William B. F. RYAN ve Walter C. Pitman’a teşekkürler…
Comments are closed