KADİM YERLEŞMELER ve NEOLİTİK DEVRİM
Masamın üzerinde Türkiye fiziki haritası; elim yumuşak dokunuşlarla üzerinde dolanıyor. Asya’dan Avrupa’ya uzanan kara parçasının etrafı çepeçevre mavi; koyudan açığa dalga dalga mavi. Ne kadar renkli bir harita! Sarı yeşil ve kahvenin her bir tonuna sevgiyle dokunuyorum. “Anadolu, harita üzerinde bile ne kadar renkli ne kadar verimli ve güzel görünüyor” diye düşünüyorum. Ben realist bir insanım, duygusal asla değilim. Bu topraklar vatanım olduğu için böyle düşünüyor olamam; bu yadsınamaz bir gerçek. Yeterince sevdiğimiz ve iyi yönetiyor olmamız tartışılır olsa da üç tarafı denizlerle çevrili yurdumun toprakları son derece verimli; üstü olduğu kadar altı da verimli. Öyle ki bu topraklar, pek çok kültüre ev sahipliği yapmış, zengin kalıntılarla dolu.
Tam olarak bilimsel bir araştırma yapmadım ve yeni buluntular gerçekleri her an değiştirebilir olsa da, bu kadar zengin arkeolojik kalıntılara ve kadim yerleşmelere sahip başka bir ülke var mıdır? Kaynaklar, Anadolu’da yirmi bin kadar eski yerleşim yeri höyüğün varlığından söz ediyor. Bu yerleşimlerin bazıları; Göbeklitepe, Çayönü, Çatalhöyük, Hacılar gibi yerleşmeler Cilalı Taş Çağına, bazıları ise Truva, Alişar ve Alacahöyük, Hashöyük, Ahlatlıbel höyüğü, Karaoğlan höyüğü, Kültepe höyüğü ve Norşuntepe höyüğü Maden Çağı’na yerleşiyor. Bazılarıysa Neolitik, Kalkolitik ve Maden Çağlarını katman katman yaşamışlar. Alişar Höyüğü onlardan biri.
Harita üzerinde Orta Anadolu’da dolanıyorum ve Yozgat ili yakınlarında üst üste yedi katlı kadim kent kalıntısının üzerinde duruyorum. Burası Alişar höyüğü. Her katman farklı bir tarihi döneme ışık tutuyor. Buradan bakıp Anadolu’nun tarih öncesinin kronolojisini yapabilirim. Bataklığın üzerindeki yükseltiye kurulmuş ilk yerleşim. Uzaktan dört köşeli, düz damlı, taş hatıllarla desteklenen kerpiç evler görünüyor. Evlerin içine giriyorum. İskeletler döşemelerin altında ve çukurlara, küplere, taş ve ağaç sandıklara gömülü. Buluntular arasında bakır, altın, gümüş eşyalar parıldıyor. Siyah-beyaz geometrik desen bezeli pişmiş çömlekler zarif, ince işçilik gösteriyor. Alişarlılar, günümüzde 6.000 yıl önce yaşamışlar; bizim gibi tarım yapmayı, hayvanları beslemeyi ve madenleri işlemeyi biliyorlar.
Haritada biraz daha aşağılara iniyorum, Orta Anadolu bozkırının ortasına, Konya Ovası’nın Çumra ilçesine doğru. Yirmi bir metre yüksekliğinde, on beş hektar genişliğinde gizemli bir tepe üzerindeyim şimdi. Burası Çatalhöyük, 9.000 yıl öncesinden, on sekiz katlı bir kadim höyük. Anadolu’nun tarih öncesini aydınlatan en önemli yerleşmelerden biri. Uzaktan bakıyorum; adı üzerinde Çatalhöyük, tümsek, diğer bir söylemle hörgüç, üç kola ayrılmış bir çatal. Biri batıda diğeri doğuda iki yerleşim merkezini ve katmanlardan oluşan kalıntıları görüyorum. Doğu Çatalhöyük Neolitik, Batı Çatalhöyük ise Kalkolitik devrilerini içine almakta.
Buzul Çağı sonlarında Konya Ovası’nda oluşan göl yeni kurumaya başlamış; bölge henüz bataklık halinde. Çatalhöyüklüler günümüzden 9.400 yıl öncesinde köylerini Çarşamba suyunun kıyısına kurmuşlar. Kadim yerleşmenin kalıntılarına iniyorum, penceresiz ve kapısız, bitişik düzende kırmızı boyalı, kerpiç Çatalhöyük evlerinin sıralandığı dar sokaklarda dolanıyorum; tavana açılan delikten ahşap merdivenle bu büyüleyici evlerden birinin içine giriyorum. Burada yaşayan insanlar bize benziyorlar. Çatalhöyüklüler, tarım ve hayvancılık yapıyorlar, bizim gibi birkaç odalı evlerde oturuyorlar. Günümüzdeki bazı köy evlerinden pek farklı değil evleri hatta sanatsal açıdan daha da güzel ve özenli; iç mekanlar, duvar tabloları, kabartmalar ve kadın heykelleri ile donanmış. Toprak sekiler, üzerinde boğa kafatasları, dolaplar, fırın ve ocaklar, ısınma belki yemek yiyecekleri ısıtma amaçlı kullanılan kil toplar ve obsidyenden yapılmış, iki yüzeyi siyah, parlak, taş aletler var etrafta. Yer döşemelerinin ve sekilerin altındaysa insan iskeletleri; ölüler, cenin pozisyonunda. Yanlarına ok, mızrak, ayna, takı gibi günlük eşyaları konulmuş. Evlerine çatıdan girmelerini anlayabiliyorum; sanırım korunma amaçlı ama ölülerin yer döşemelerinin altına gömülmesi bana ilginç geliyor. Sanırım sevdiklerinden ayrılmak istemediler ve sevdiklerinin sonsuz uykularında yanlarında olmasını dilediler; kim bilir? Yaşam ile ölümün dönüşüm sembolleri mimari ile bütünleşmiş burada.
Katmanlarda Çatalhöyüklülerin günlük yaşamlarının bütün ayrıntılarını görmek mümkün. Evlerin duvarlarını süsleyen sanat ürünlerine hayranlıkla bakıyorum. Duvarlardaki renkli özellikle kırmızı desenlerin kullanıldığı av, dans ve doğa resimleri, ana tanrıça kültünün simgesi kadın figürleri, insan ve hayvan kabartmaları özellikle yaban domuzu resimleri özgün ve göz alıcı. Hasırlar, sepet örgüler, sepetler içinde dizi dizi boncuklar, yaban domuzu dişleri etrafa saçılmış. Günümüzde soyu çoktan tükenmiş olan Anadolu leoparları ile sığır boynuzları evlerin duvarlarını süslüyor. Boynuzları ve burnu kırmızıya boyanmış bir sığır duvardan başını uzatmış bana bakıyor. Bazı hayvan motiflerinin özellikle erkek yaban domuzu çizimleri Göbeklitepe ile benzerlik gösterse de, Çatalhöyük duvar resimlerinin anlatı özelliği bakımından Anadolu’da ve Ortadoğu’da eşi benzeri yok sanırım. Hele bir duvar tablosu var ki, görülmeye değer. Tarihin en eski doğa betimlemesi bu; Hasan Dağı Volkanı, çift konisiyle faaliyet halinde gösterilmiş; altında Çatalhöyük evleri ve Çatalhöyüklülerin el izleri. Çatalhöyüklülerin ellerine dokunduğum bu tablo Neolitik dönem resim sanatına ışık tutmakta. Duvarlarda çok sayıda da kadın figürü var; bu ister istemez kadının toplumda farklı bir konumda olabileceğini düşündürüyor. Katmanlarda gezinirken, günlük yaşamın bütün ayrıntılarını görebiliyorum. Çatalhöyüklüler bizim köylerde yaptığımız gibi tarım ve hayvancılık yapıyorlar. Çatalhöyüklülerin, tahtadan tabakları, kemikten kaşıkları, yemeklerini ısıtmak için fırınlarda kullandıkları kil topları var.
Zamanda yolculuk yapıyorum; bu öyle bir yolculuk ki, tam olarak günümüzden 9.400 yıl ve 376 kuşak öncesine yapılıyor. Mezopotamya kentlerinden çok daha eski olan Çatalhöyük, tarihin kadim kent yerleşimleri arasında yerini alırken burada yaşananlar adeta Neolitik Devrim niteliğini taşıyor. Bu büyüleyici topraklardaki kadim yerleşim, Sümer uygarlığının en eski olma gerçeğini de tartışmaya açıyor. “Tarih Sümerde Başlar” diyen Samuel Noah Kramer yanılmış olabilir mi?
Harita üzerinde daha güneydoğuya iniyorum; Osmanlının Prusyalı askeri danışmanı Moltke’nin “Türkiye Mektupları” adlı yapıtında adlandırdığı ve “Burada taştan başka bir şey yok” dediği topraklara doğru. Haritanın rengi sapsarı olurken, hava da sarı-sıcak olmaya başlıyor burada. Çatalhöyük’ün kadim bir yerleşim, Sümerlerden de eski olduğunu sindirmeye çalışırken, bu kez daha da eski bir yerleşim çıkıyor karşıma. Şimdi Harran Ovası’nı kuzeyden gören yüksek bir platonun tepesinde, Göbeklitepe Höyüğü’nün tam üzerindeyim. Kazıyı yöneten Profesör Ian Hodder’ı uzaktan görüyorum tepenin üzerinde; “Göbeklitepe her şeyi değiştirdi” diye ses veriyor ve söylemini, sesini yükselterek sürdürüyor:
Burası çok ayrıntılı, karmaşık, tarım öncesi döneme ait. Sadece bu özelliği,
burayı çok uzun zamandır yapılan en önemli arkeolojik buluş haline getirdi.
Göbeklitepe Höyüğü’ne ayağımın değmesiyle, Yenitaş Çağı’nın kent yaşamına adım atıyorum. Kalıntılar arasında saygıyla dolanıyorum; inanılar gibi değil! Günümüzden tam 12.000 yıl önce kurulmuş bir yerleşim. Artık Mezopotamya’daki Neolitik yerleşimi, kesinlikle sorgulayabiliriz. Aslında buraya yerleşim demek doğru değil. Sanırım burası T şeklinde anıtsal dikme taşlarla işaretlenmiş geniş bir tören alanı veya ölü kültü anıtları alanı. Burada Neolitik çağdan kalma birbirine yakın yirmi yuvarlak tapınak var. Moltke’nin söylemini doğrulayan taş mimari kalıntılar, on beş tonluk mono blok kayalardan, T şeklinde kolonlar ve duvarlardan oluşan birbirinin benzeri yapı topluluğundan oluşuyor. Dairesel planların çapı, on ile yirmi metre arasında değişmekte. Çoğu daha toprak altında olan yapıların, elli yıl aralıkla inşa edildiği sanılmakta. 1995 yılında başlayan Göbeklitepe kazılarında günümüzden 11.000 yıl öncesine tarihlenen tapınma amaçlı törensel alanın henüz dört katmanı ortaya çıkarılmış. En üstteki birinci tabaka tarım yapılan katman olup kalan katmanlar, çanak-çömleksiz Neolitik döneme ait. Burada tam bir Neolitik Devrim yaşanmış.
İnsanlığın en eski mimari kalıntılarının yanında boyları beş ile yedi metre arasında değişen T şeklindeki dikili taşlar üzerinde hayvan ve bitki figürlerine usulca dokunuyorum; 11.000 yıl önce yaşamış ustanın eline değiyor elim. Yabani sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yabani eşek, ördek ve turna en sık görülen hayvanlar. Nedense hayvan motifleri sütun üzerinden aşağıya iner biçimde ve dikildison derece gerçekçi gösterilmiş. Bu hayvan motifleri, Taş Çağı Şamanizm’inin doğaüstü güçlere sahip olma anısına mı, yoksa toprağı ve suyu kirletmesini önlemek için ölü bedenleri akbabalara yem yapan Zerdüşt dini sessizlik kulelerinin (dakhma) ilk uygulama alanı mı? Dikili taşların mimari veya tahkimat amaçlı dikilmedikleri kesin; dinsel bir tören alanı veya ölü kültü tören alanı olma olasılığı ağır basıyor. Neolitik devrimin gücünü ve gizemini ürpererek içimde hissediyorum.
Göbeklitepe buluntuları uygarlık tarihinde devrim niteliğinde. Kentleşmenin yaşanmadığı avcı-toplayıcı toplumların tapınak inşa etmiş olduğunu gösteren ilk örnek; kırk ile altmış ton ağırlığında değişen sütunların ilkel el aletleriyle tepeye nasıl taşınıp dikildiği ise yanıt bekleyen sorular arasında. Göbeklitepe’deki taşları, İngiltere’nin Stonhenge’leri ile karşılaştırabilir miyiz? İnsan iskeletlerinin yokluğu mezar olmadığı savını güçlendirmekte. Bu kutsal betimlemeler, hayvan kabartmalarının yanında H biçimli işaretler, yatay ve dikey şeritler, çizgiler, daire ve yarım aylar, Mısır’da olduğu gibi kutsal hiyerogliflerin ilk örnekleri mi? Yoksa Göbeklitepe insanı bize yaşadıkları çağdan bir mesaj mı göndermek istiyor? Göbeklitepeliler, genişlik ve anıtsallığın yanında kim olduklarını ve neler yapabileceklerini göstermek istemiş olabilirler mi bizlere. Düşüncelerim hepten karışıyor. Bu kez kazıları yürüten Doçent Doktor Klaus Schmidt ses veriyor ve taş çağı avcılarının, gizemli kutsal alanı için bakın neler diyor:
Göbeklitepe’deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski
ve en büyük tapınma merkezlerinden birini ortaya çıkarmış bulunmaktayız.
Höyüğü çepeçevre dolanıyorum ve daha dikkatli inceliyorum. Cilalıtaş devrinden kalma bu açık hava tapınakları, dairesel planlı ve mimari bakımından ortak özellik göstermekte; T-şeklinde sütunlarla çevrili kompleksin merkezinde, karşılıklı iki sütun yer almakta. T-biçimindeki sütunların üzerinde hayvan ve bitki kabartmalarının yanında, el ve kol figürleri ile stilize edilmiş insan betimlemeleri de yer almakta. Tapınakların henüz dört tanesi ve 200 adet megalitik taştan henüz 43 tanesi açığa çıkarılmış durumda.
Ülkemin arkeolojik zenginliklerini düşünmeyi sürdürürken masamın üzerindeki haritamı itinayla katlıyorum ve birden aklıma buz adam Ötzi düşüyor. Mutlaka haberiniz vardır; 1991 yılında Ötztal Alplerinde Buz Adam Ötzi olarak adlandırılan, oldukça iyi korunmuş bir mumya bulunmuştu. Bilim dünyası Buz Adam Ötzi’nin yaşını saptadı ve M.Ö. 3400 yıllarında yaşadığını kabul etti. Üzerine iki bin yıl daha koyun, Ötzi yaklaşık 5400 yaşında demektir. Ve haberin devamı var; Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nde görevli Biyokimya Profesörü Johannes Krause, Ötzi’nin genetik olarak atalarının doğudan, Anadolu’dan gelmiş olabileceğini açıkladı. Ve böylece Alişarlılar, Çatalhöyüklüler, Göbeklitepeliler gibi Ötzi’nin atalarının yurdunun da Anadolu toprakları olduğunu öğrendik.
Buz Adam Ötzi 5400 yaşında; Gezegenimizin en eski megalitlerinden Malta Megalitleri yaklaşık 5.600 yaşında, İngiltere’de Stonehenge dolmenleri 5.000 yaşında, İnkalara ait Machi Pichu kalıntıları 5.500 yaşında olduğu kabul edildiğinde; Göbeklitepe açık hava tapınağı 11.600 yaşında ve oldukça ihtiyar bir bilge olarak karşımıza çıkmakta. Bize anlatacak çok şeyinin olduğu bir gerçek. Günümüzde elde edilen bilgiler ışığında bu kadar zengin arkeolojik kalıntılara ve kadim yerleşmelere sahip başka bir ülkenin olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim artık. Göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biri. Kadim yerleşimler ve ilk kent kültürlerinin Çatalhöyük ve Eriha ile bilinen en eski yerleşimler olmak üzere “Bereketli Hilal” adı verilen Filistin’den başlayarak Suriye, Anadolu ve Mezopotamya’ya uzanan topraklarda doğduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bence Göbeklitepe, aysbergin suda görünen ucu; bu bereketli topraklara sahip çıkmak, derinliklerinde gizlenen tarihi zenginlikleri ortaya çıkarmak, korumak, kollamak, sevmek ve gözümüzden sakınmak görevimizdir. Atamın “Mevzubahis vatansa gerisi teferruat” sözünün aydınlığında Anadolu toprakları barındırdığı gizlerle bizi şaşırtmaya ve tarihsel devrimine devam edecektir.
Comments are closed