Altmış Beş Yaş Üstü

Bu ülkede 65 yaş üstü olmanın ne demek olduğunu anlamak için bu yazımı mutlaka okumalısınız. Okuyun ve aydınlanın bir gün sizin de başınıza gelecektir umarım. Ben derim ki, alım-satım işlerinizi 65 yaşına gelmeden yapın, ya da 65 yaşından sonra yaşamayın; sonraya kalırsa size aptal muamelesi yapıyorlar ve gurunuzla oynuyorlar. Unutmadan söyleyeyim akıl sağlığı ölçüsü olan 100’den geriye dörder dörder saymayı mutlaka deneyin. Çok eski bir dairemiz vardı; yarısı benim, yarısı oğlumun. Daire Yedikule Zindanı surlarının hemen bitişiğinde. Anlayacağınız sit alanında, çivi çakmak bile yasak; satalım dedik, demez olaydık. Benim yaşım 65 yaşın üstünde olduğundan, alım satım yapamazmışım; yapabilmem için aklımın başında olduğunu yani bunak olmadığımı kanıtlamam gerekiyormuş.

İnternetten gerekli yerlere sorduk soruşturduk, e-Devletteki formu doldurun, iki fotoğraf ile aile hekimlerinin bazıları veriyormuş ama bizim aile hekimi vermiyormuş, hastaneye başvurun dediler.  Akıl sağlığı raporu için sanırım iki doktor imzası gerekiyormuş. e-Devlet’ten formu doldurduk, iki fotoğraf da buldum ve erkenden hastanenin yolunu tuttuk. Ayrıca aklımın başında olduğuna dair aldığım belgenin aynı gün notere götürülmesi gerekiyormuş. İstanbul’un Anadolu tarafındaki bir hastaneye gittik. Navigasyon bizi hastanenin acil kapısına getirdi oradan girilmiyormuş. Akıl sağlığı ölçümü yapan kapıyı bulmak biraz zor oldu ama sonunda bulduk.

Oğlum arabaya park yeri ararken ben sıraya gireyim dedim. Bir dilekçe  tutuşturdular elime ve “bunu doldur” dediler. Kendi kaleminizi kullanamıyorsunuz resmi işlerde artık mavi yazan kalem gerekliymiş. Kalem kullanılmaktan yapış yapış olmuş ama hadi neyse. Çantamdan okuma gözlüğümü çıkardım, üzerine koyup yazacağım bir yer arıyorum; koridorun girişinde boş bir masa buldum orada yazayım dedim. Tam dilekçe kâğıdını masaya koydum ki, bir kadın “Benim masamı kullanmayın” diye buyurdular. Meğer koruma görevlisinin masasıymış. Masa ortalıkta ve boştu; oturan ve üzerinde de bir şey yoktu. Büyüklere saygı falan aramayın; beklemiyorum zaten. Dilekçeyi duvara yaslayıp doldurdum. Memur, “Bunu şimdi arkamdaki kahverengi binaya götürün” dedi. Arkasındaki duvara boş boş baktım, arkasında koridor falan bekliyorum ama yanılmışım. Boş bakışlarım karşısında açıklamak gereği duydu. Arkam dediği arka tarafında kalan hastane bahçesinin öte ucundaki binayı kast ediyormuş.

Bahçe çam ağaçlarıyla gölgelenmiş ve etrafı bina dolu, “Hangi bina acaba” diye ister istemez soruyorsun kendine; yön gösteren levha falan yok.  Sonra ucu üç çatallı bastonlarına dayanarak ve ayaklarını sürüyerek giden yaşlıları görünce onların peşine takıldım. Oğlum arabaya park yeri aramakta halâ. Bahçenin öte ucundaki binanın üzerinde kocaman “İDARE BİNASI” yazıyor. Yaşlılar rahat okusunlar diye büyük yazmış olmalılar diye düşündüm. Girişteki memura “65 yaş üstü için geldim, bu dilekçeyi nereye vereceğim” dedim. “15 numaralı odaya” diye yanıt verdi. Neyse 15 numara koridorun hemen başındaymış çabuk buldum. Kapı kapalı, kapıyı çalıp açınca önümde bir pencere açıldı. Meğer kapı değil, pencereymiş. Pencerede bekleyen bir erkek memur, dilekçeyle birlikte 300 lira istedi. “Memura para almak için gişeyi neden bu kadar uzağa kurdunuz? Yaşlılar yürümeye çalışıyorlar bu yolu. Bunu yönetiminize iletin lütfen” dedim kibarca. “Haklısınız” diye yanıt verdi. Parayı aldı ve dilekçeye üç yüz liranın makbuzunu ekledi. Şimdi nereye gidiyorum?” dedim. “Yandaki odaya” diye yanıt verdi.  Yandaki odanın sırasına girdim. Önümde ehliyetini kaptıran bir delikanlı var. İşi uzun süreceğe benziyor. Memur bilgisayarda bir şeyler yazıyor, başını kaldırdı ve lütfedip sordu, “Sen ne istiyorsun” diye. 65 yaş üstü diye başlamıştım ki, derdimi anladı ve cümlemi bitirmeden “Tamam” dedi.  Memur ikimizi birden idare ediyor. Benim soyadımı okuyamadı;  duvara yaslayıp yazmıştım ya, o yüzden okuyamadı diye düşündüm. Ben de illerin adlarını sıralayarak -Samsun-Edirne-Londra- diye kodladım. Bilgisayara bir şeyler yazdıktan sonra dilekçeyi geri verdi. Ben de “Şimdi nereye gidiyorum” diye sordum. Memur, “Geldiğin yere götüreceksin” dedi. Bahçeyi gerisin geriye geçip ilk başvurduğum yere geldim; şimdi numara sırası al ve bekle, sıran gelince biz çağırırız” dediler. Bekleme salonunda oturacak boş yer yok, ben de bahçede beklemeye başladım. Çamların altına ahşap banklar koymuşlar, hava mis gibi ama her yer karınca kaynıyor. Arada tepinmek zorundasın, karıncalar ayakkabılarına ve bacaklarına tırmanıyorlar. Beklemeye başladım; bu arada polis ve jandarma geldi, sanırım mahkûm getirdiler. Bir saat kadar kimseyi içeri almadılar. Yanımdaki bankta oturan aileyle sohbete başladım; uyku Apnesi rahatsızlığı varmış, sıra ancak iki yıl sonra gelmiş. Dün telefon edip çağırmışlar, bu gün de yatak boşalmadı yarın gelin diyorlarmış.  Beterin beteri var diyerek teselli buldum. Bu arada Saat 11:00 oldu, anlayacağınız iki saattir bekliyorum.

Sonunda sıra geldi ve “17 numaralı odaya gidin” dediler. Kapıda doktor adı falan yazılı değil. Odaya girdim askılı elbise giymiş, maske takmış karnı burnunda hamile bir hanım; doktorlar beyaz önlük giymiyorlar artık, yaka kartı da takmadıkları için kim doktor, kim değil pek anlayamıyorsun. Günün tarihinden başlayarak bir sürü bana göre saçma sapan soru sordu. Hangi semtteyiz, neden bu belgeyi istiyorsunuz falan gibi sorular. Sonra beşgen çizdirdi ve çocuğunuz kaybolursa nereye başvurursunuz diye sordu. Seksenine merdiven dayamış bir kadına sorulacak bir soru değil, benim oğlum elli yaşında kaybolmaz, kaybolsa da yolunu bulur diyesim geldi ama neyse madem sordu yanıtlayayım dedim. Anlaşılan doktor hanım, -o sırada aile kaybolduğunu iddia ediyordu- Narin olayından etkilenmiş, anne de olacak ya, o nedenle böyle soru soruyor diye düşündüm. “Tabii ki polise giderim ama benim çocuğum kaybolmaz. Çünkü ben öğretmenim ve gözümü çocuklarımın ve öğrencilerimin üzerinden hiç ayırmadım. Dikkat ettiniz mi, çocukların başına bu tür işler hep yaz tatilinde geliyor. Okullar açıkken öğretmenler, sınıflar dolusu çocuğa sahip çıkarlar.” dedim. Doktor hanım yüzüme bir tuhaf baktı; fazlaca bilgi verdiğimin farkındayım. Neyse ki yüzüme baktı; yüzünüze bakmıyor ve asla göz teması kurmuyordu.  Aslında gözler çok şey söyler, duyguların ve düşüncelerin aynasıdır. Sonra telefonuna gelen bir mesaj üzerine beni odada bırakıp çıkıp gitti. Nereye gittiğini sonra öğreniyorum. Doktorlardan biri tuvalette kilitli kalmış da telefonuna gönderilen mesaj üzerine onu kurtarmaya gitmiş. Gelince elindeki kâğıdı uzattı ve bir cümle kur dedi. Ben de “Nermin Özsel’in bugün canı çok sıkıldı” yazdım. Sonra bu kâğıdı al önce gişeye götür sonra yan odaya imzalat getir dedi. Kadın sanki hizmetçisine iş buyuruyor. Yan odada kimse yoktu. Yandaki oda boş ne yapmamı öneriyorsunuz” diye sordum. “Bekle gelir” dedi. Beklemeye başladım; Tam on beş dakika bekledim. Bu sırada Mercedes 500 SEL ile özel şoförü ve koruması olan yaşlı bir çift geldi. Oldukça yaşlı, 90 yaşlarındaydılar ve çok şık giyinmişlerdi. Yaşlı amca –amaca diyorum çünkü benden oldukça büyük görünüyorlardı- takım elbise giymiş ve kravat takmıştı, eşi de etek, ceket giymişti. Onların gelmesiyle İki doktor anında olay yerinde bittiler; hamile olanla, benim beklediğim doktor. Arabayı görmüş olmalılar. Benim beklediğim sıska çırpı bacaklı doktor, yaşlı çifti odasına alacaktı ki, kapıda beni gördü. Bu arada 20 dakikadır ben onu bekliyordum. Bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki, elimdeki kâğıdı bir hışımla aldı; sanırım okuma gereği bile duymadan; belki hızlıca göz gezdirmiştir, benim yüzüme bile bakmadı,  o da benimle göz teması kurmadı, belgeyi imzaladı ve geri verdi. Yaşlı çifti içeri almak için acele ediyordu. Bir taraftan da yalanıyordu; elinde kâğıda sarılı kalıntılardan, ben onu kapıda beklerken onun kafede oturup kahvaltı ettiğini anladım. Böylece iki doktorun imzasıyla akıl sağlığım 300 lira karşılığında onaylanmış oldu. Şimdi sıra bu belgeyi aynı gün içinde notere onaylatmaya geldi.

Meğer notere de iki fotoğraf gerekiyormuş. Bu nedenle önce mahallemizin fotoğrafçısı Foto-Profi’de altı adet vesikalık fotoğraf çektirdik. Fotoğrafları şipşak çekip verdi; yoksa notere yetişememe riski vardı. 26. Noter fazla uzak değildi. Oğlum her zamanki gibi arabaya park yeri ararken ben noterle konuşmaya gittim. Notere,  “Hastaneden akıl sağlığı raporumu aldım ve sizden alım-satım yapabilmek için onay almaya geldim” dedim. “Onay veremem, hastaneye gitmeden önce bana gelmeliydiniz” demez mi? “Siz mi hastaneye sevk ediyorsunuz, yeni bir kural mı bu?” diye sordum. “Sevk etme yetkim yok ama siz gene de önce bana görünmeliydiniz kural böyle” dedi. Sonra ne düşündüyse “Satacağınız evin tapusunu getirdiniz mi?” diye sordu. O sırada oğlum arabayı park etmiş geldi. Tapu örneğini telefonundan on-line gönderebileceğini söyledi. Noter oğlumu odadan dışarı çıkardı ve beni sınamaya başladı. Önce gözlüğümü çıkartıp yüzümü inceledi. Aslında fotoğraflarım da gözlüklüydü ama yüzümü gözlüksüz görmek istemiş olmalı diye düşündüm. Ardından sorulara başladı. Sorular benimle değil bu kez oğlumla ilgiliydi. Adı- soyadı, doğum yeri, doğum tarihi gibi sorular… En son noter yüzden geriye, dörder dörder saydırdı ve ardından “Oğlun evi satıp paraları senin haberin olmadan yer bilesin” dedi. Aslında noter de pek genç sayılmazdı; 65 yaşına az kalmıştı. Umarım ona akıl sağlığı raporu verirlerken daha zor olanı, yüzden geriye üçer üçer saydırırlar

Eve gelince 65 yaş üstü neler yapabilir, neler yapamaz diye araştırmaya başladım. Meğer 2024 yılı emekliler yılı ilan edilmiş ve yaşlılar sosyal güvenlik kapsamına alınmış; plajlarda şemsiye ve şezlonglar bedavaymış.  Ne büyük bir lütuf! Bu yasayı çıkaranlar sözlerim size; oy kullanırken benden akıl sağlığı raporu istemiyorsun, kaç yaşımda olursam olayım bellek kaybı yaşasam da oyumu kullanıyorum. Yaşlı bakımevlerine sandık kuruyorsun. Milletvekili olurken de 65 yaş üstüne sınır koymuyorsun; şu anda 28. dönem milletvekilleri içinde 65 yaşını geçmiş 100’den fazla milletvekili mecliste görev yapıyor. Ben kendi malımı alıp satarken bu titizlik niçin? Hangisi daha önemli 85 milyon insanı ilgilendiren ülke yönetimi mi, yoksa benim mal varlığımın alınıp satılması mı? 65 yaş üstüne bu duyarsızlığınız niye? Sizin için bir şey ifade ediyor mu bilemem ama benim için çok önemli olan örnekler vereceğim sizlere; Johann Wolfgang Von Goethe, Faust adlı yapıtının ikinci bölümünü 83 yaşında tamamladı,  Charles Darwin Türlerin Kökeni adlı olağanüstü yapıtını yazdığında 80 yaşındaydı, Albert Einstein atom bombası üzerinde çalışırken 65 yaşının üstündeydi. Ben 40 yıl öğretmenlik yaptım; özveriyle ülkeme hizmet ettim. Sen benden alım satım için akıl sağlığı raporu istiyorsun; hem de para karşılığında. Para deyince o gün kaç para harcadığımı da söyleyeyim size; 300 lira fotoğraf, 300 lira hastane aldı, 1600 lira da yüzden geriye dörder dörder saydıran, fotoğrafım gözlüklü olduğu halde gözlüğümü çıkartıp yüzümü inceleyen noter aldı. Yol parası dışında akıl sağlığımın günü birlik ederi 2200 lira oldu.

Canımı acıtan bir günün hikâyesiyle sizin de canınızı sıktım. Kısa bir başka hikâyeyle yazımı sonluyorum.  Arkadaşımın annesi 80 yaşını aşmış ama eli ayağı tutuyor ve pazar dolaşmayı da çok seviyor. Bir gün semt pazarını dolaşırken sırtında bir çuval turp taşıyan ve acelesi olan pazarcı, “Anne çabuk ol, yavaş yürüyüp yolu kapatma; bu yaşında pazarda işin ne demiş” Arkadaşımın annesi de “Oğlum anne dedin ve ardından da azarlıyorsun; dilerim sen genç yaşında, benim yaşıma gelmeden öteki dünyayı boylarsın” demiş.  Pazarcı bu duaya nasıl tepki verdi bilemiyorum. Ama yaşlı teyzenin duasını ben pek beğendim. Benim de dileğim odur ki, bu yasayı çıkaranlar, saygısızca uygulayanlar, parayla akıl sağlığı raporunu günü birlik verenler ve bu yolla yaşlı insanların onuruyla oynayanlar 65 yaşını göremeden bu dünyayı terk ederler…

 

 

Categories:

Tags:

Comments are closed