Hainlik ve Kahramanlık Üzerine…

Geçenlerde bir akşam bir film izledim; adı “Kralın Seçimi.” Açık söylemeliyim, İkinci Dünya Savaşı ile ilgili filmler canımı acıtır ve izleyemem. Ama bu film beni mutlu etti ve insanlık adına gururlandırdı; iyi ki izledim dedim. Ardından bir kez daha izledim ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bu yazımda sizlerle iki kral ve iki büyük savaş üzerine söyleşmek istiyorum; krallardan biri bizim tarihimizden VI. Mehmet Vahdettin diğeri ise uzak diyarlardan bir kral;  Norveç Kralı VII. Haakon. Savaşlarsa insanlık tarihinin yirmi yıl arayla yapmayı başardığı I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı.

Krallardan ilki VI. Mehmet Vahdettin;  otuz altıncı ve son Osmanlı Sultanı, yüz on beşinci İslam Halifesi, Sultan Abdülmecit’in Gülisti Kadın’dan doğan 8. oğlu. Sultan 5. Murat, 2. Abdülhamit ve 5. Mehmet Reşat’ın kardeşi olan Vahdettin. 1861’de İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda doğdu. Yalnızca İslami eğitim alan şehzadenin eğitimi yetersizdi; ancak şer’i konularda bilgiliydi. Saray’daki şehzadelerin en küçüğü ve tahta çıkma şansı çok zayıf olanıydı. Veliahtlık umudu olmayan Vahdettin’e, bazı şehzadelerin ölümü üzerine tahtın yolu açıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında Sultan Mehmet Reşat’ın ölümü üzerine 1918’de elli yedi yaşında VI. Mehmet Vahdettin adıyla tahta çıktı. Tahta çıktığında pek şaşkındı; şöyle dediği söylenir:

Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhte eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.

Şaşkınlığı nedeniyle olsa gerek, doğru seçimler yapamadı; önce İttihat ve Terakki ardından ulusal direniş hareketinin düşmanı, Hürriyet ve İtilaf Fırkasına yakın, Alman karşıtı ve İngiliz yanlısı, zayıf ve dar görüşlü, kendi geleceği için düşmanla işbirliği yapan ve hain damgasını yiyen bir yönetici oldu. Dindarlığı, bağnazlık derecesinde değildi;  eğer dış görünüşü yeterli derseniz; modernlik adına kendinden önceki sultanlardan farklı olarak sakalsız hüküm sürdü. Eşleri, kızları ve kız torunlarının başı açıktı. Aslında İmparatorluğun çok kötü günler geçirdiği bir dönemde tahta çıktığı için şanssızdı. Birinci Dünya Savaşı yenilgi ile sonuçlanmış İmparatorluk, topraklarının büyük bir kısmını kaybetmişti. Sultan’ın eğitimsizliği, zayıflığı, korkaklığı ve aşırı ihtiyatlı davranışı, tahtını etkili bir güç olarak kullanmasını engelledi. Mustafa Kemal ve ulusalcılarla, Bolşeviklere düşman, İngilizlerle dost oldu. Doğru seçimler yapsaydı kaderini değiştirebilir miydi bilemem, ama yapamadı, ileriyi göremedi. Aslında Vahdettin, Büyük Savaş sonunda Osmanlı’nın dağılıp parçalandığını ve Anadolu’nun tehdit altında olduğunu bile görmekten acizdi. Mondros Ateşkesi için pek yetersiz bir düşünceyle şöyle diyordu: ,

Bu koşulları, ağır olmalarına karşın kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki İngiltere’nin Doğu’da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoşgörüsünü daha sonra elde ederiz.

Gelelim Norveç Kralı VII. Haakon’a; Kral VII. Haakon Danimarka prensi Carl adıyla 1872 yılında dünyaya geldi;   Danimarka kralı VIII. Frederick ve İsveç Prensesi Louise’nin ikinci oğlu olarak Kopenhag’da doğdu. Danimarka prensi Carl, denizcilik kariyeri üzerine eğitildi ve Danimarka Kraliyet Donanmasında görev yaptı. 1896’da İngiliz prensesi Maud ile evlendi. 1905’te İsveç-Norveç Kalmar Birliğinin dağılması üzerine kendisine Norveç tacı teklif edildiğinde bunu ancak Norveç halkınca onaylandığında kabul edebileceğini bildirdi. Krallığı, Norveç halkının ezici çoğunluktaki %79 oylarıyla onaylandı ve Norveç tahtına 1906 yazında eski bir İskandinav adı olan VII. Haakon adıyla çıktı. Kral Haakon, Vahdettin’den on yaş kadar genç, Vahdettin’in dini eğitimine karşılık denizcilik üzerine eğitim görmüş ve farklı olarak iki büyük savaşa da tanık olmuştu. Vahdettin, Osmanlı şehzadesi olarak Almanya gezisine çıktığında, Haakon Norveç kralıydı.

II. Dünya Savaşı yalnızca Norveç değil bütün Avrupa ülkeleri için bir felaket oldu. Norveç fiyortları ve ülkedeki demir kaynakları Hitler’in ilgi alanı içindeydi. Saldırgan Nazi Almanya’sının deniz ve kara kuvvetleri 1940 yılı baharında Norveç işgalini başlattı.  Oslo’yu ele geçirmek için gönderilen Alman güçlerine karşı Norveçliler direndiler. Alman donanması ağır kayıplara uğrayınca, geri çekilmek zorunda kaldı. Hitler’in planladığı Oslo’nun işgali gerçekleşemedi. Bu direniş,  Norveç Kraliyet Ailesi ile hükümet ve parlamento üyelerinin başkentten ayrılması için fırsat yarattı. Bir de Norveç gizli belgeleriyle, kamyonlar dolusu Norveç Merkez bankası altınlarının kaçırılmasını sağladı. Bu ağır koşullarda Kral Haakon parlamentoyu önce Hamar’da topladı. Alman birliklerinin hızlı ilerlemesi üzerine Elverum’e geçti. Kral bu mücadeleyi verirken yetmiş yaşındaydı. Adolf Hitler’in tüm direnişin sona ermesi ve Alman yanlısı hükümetin kuruluşuna onay vermesi ültimatomunu, aşağıdaki sözlerle reddetti:

 “Ben halk tarafından seçilerek tahta çıkarılan bir kralım.  Halkım bilir, ülkemizin kararı kapalı kapılar ardında verilemez. Alman isteklerini yerine getiremem. Almanların atadığı başbakanı tanıyamam. İnsanlarımın ve ülkemin başına gelecek felaketlerin sorumluluğu gerçekten o kadar ağır ki, onu tek başıma üzerime almaktan korkuyorum. Karar vermek hükümetin elinde, ama benim konumum açık. Kendi adıma Alman taleplerini kabul edemem. Bu durum yaklaşık otuz beş yıl önce bu ülkeye geldiğimden beri Norveç Kralı olarak görevim olduğunu düşündüğüm her şeyle çelişirdi. Ancak, kabine aksini hissederse, Hükümet’in kararına engel olmamak için gerekirse tahttan ailemle birlikte çekilir, kraliyet haklarından vazgeçerim.”

Kral Haakon’un bu sözleri üzerine hükümet, krallarının kararına uyarak oybirliğiyle Alman isteklerini reddetti ve Norveç halkına Alman işgaline karşı direnme çağrısı yaptı. Bu çağrı üzerine Alman uçakları Oslo ve Kral’ın bulunduğu bölgeyi bombaladı. Bombalara rağmen Kral Haakon ve Veliaht Prens Olav,  sınır boylarındaki çiftliklerde sürekli yer değiştirerek direnişi sürdürdüler.  Bu savaşta Kral’ın tuğrası “H7” direnişin sembolü haline geldi ve İkinci Dünya Savaşı’nda Norveç’te adeta bir destan yazıldı.

Tekrar Osmanlı Sultanı Vahdettin’e dönelim. Tahta çıktığında hareminde on iki kadın olan Vahdettin, dördüncü eşi Ayşe Nevvare Hanım henüz on yedi yaşında iken, 1918 yazında, Osmanlı ordularının her cephede yenilmeye başladığı bir dönemde Dolmabahçe Sarayı’nda gösterişli bir törenle, evlendi. Yetmedi vatanın yangın yerine döndüğü, Kurtuluş Savaşı’nda Türk halkı, işgal güçleriyle boğaz boğaza gelirken, kamburu çıkmış altmış bir yaşındaki Sultan bu kez on sekiz yaşında bir kızla; Nevzad hanımla Yıldız Sarayı’nda, 1921 Eylül’ünde gene görkemli bir düğün merasimi sonrası dünya evine girdi. Böylesi bir krala vatan haini denmez de ne denirdi.

Sömürgeci İngilizlerin dostluk ve hoşgörüsüne sığınan Sultan, Kurtuluş Savaşı boyunca İngiliz hoşgörüsünü elde etmek için adeta ajan gibi çalıştı. Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul işgal edilip, Osmanlı Mebuslar Meclisi işgal güçlerince 16 Mart 1920’de basıldığında Rauf Bey ve Hoca Efendiler, durumun ağırlığı konusunda bilgi vermek üzere Padişah Vahdettin’i ziyaret ettiler. “Müsterih olunuz millet vatanını son damla kanına kadar müdafaa edecek ve Tanrı’nın yardımıyla muzaffer olacaktır.” dediler. Milletine güvenmeyen Sultan’ın, “Beyefendi, ortada bir millet var, koyun sürüsü! İdaresi için bir çoban lazım. O da benim.” sözleri, onun nasıl bir sultan olduğunun göstergesiydi. Norveç Kralı Haakon’dan ne kadar farklı bir anlayıştı bu!

Almanlara boyun eğmektense, kraliyet haklarından vazgeçmeyi düşünen Kral Haakon’un aksine 6. Mehmet, savaş suçlusu sayılmaktan korktuğu için İstanbul’da işgal idaresinin kurulmasına ve Anadolu’nun işgaline seyirci kaldı. Parlamentoyu kapattı ve işgal güçlerinin isteğine göre nazır ve sadrazam atadı. Hizmetlerinden pek memnun kaldığı Damat Ferit’i, başka adam yokmuş gibi tam beş kez sadrazamlığa getirdi. Sultan ve sadrazamı, koyu İngiliz yanlısı ve ikisi de Anadolu’da başlayan Milli Mücadele düşmanıydılar. İkisi de kurtuluşu Tanrı’dan sonra İngilizlerde arıyorlardı. Kentin duvarlarında, “Her vatandaşın en büyük görevi Sultan’ın emirlerine itaat etmektir. Her kim nizamı bozucu harekette bulunur veya düşmana yardım ederse Divan-ı Harbe verilecektir.” Yazıyordu. İstanbul’da seksen bin kişilik işgal kuvveti ile dünyanın en güçlü donanmaları toplarını Saray’a çevirmişlerdi ve Sultan, onlardan değil de Mustafa Kemal Paşa’dan kurtulmanın peşindeydi. İngilizlerden, Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa Ayaklanmasını bastırdıkları gibi Anadolu’da çıkan Mustafa Kemal Paşa başkaldırısını da sindirmelerini istedi.

Karlar ülkesi Norveç’te Kralın tuğrası, direnişin sembolü olmayı sürdürüyordu. Alman Luftwaffe bombardıman uçakları Norveç kentlerini bombalarken Kral Haakon, Veliaht Prens Olav ve bakanlar dağları geçerek,  Molde eteklerinin karlı ormanlarında bir kulübeye sığındılar. Burada yerel tüfek birliği üyeleri tarafından korundular. Norveç direnişi güvenli bir şekilde sürdürüldü. Ancak Almanlar Fransa’yı hızlı bir şekilde ele geçirdikten sonra Kraliyet Ailesi ve Norveç Hükümet üyeleri İngiliz Kraliyet Donanmasına bağlı gemiler tarafından tahliye edildi. Kral Haakon aynen Vahdettin gibi İngiliz Kraliyet Donanması eşliğinde ülkesini terk etti. Ama bu kaçışlar farklıydı; Vahdettin kendi halkından kaçıyordu, Kral Haakon ise Nazilerden.

Kral Haakon ve beraberindekiler Londra’ya güvenli bir şekilde ulaştılar.  Kral ve kabinesi, bu kez İngiliz başkentinde toplandı; Kral Haakon sürgünde Norveç Hükümetini kurdu. Bakanlar Kurulunun haftalık toplantılarına katıldı. Halkına yaptığı konuşmaları,  BBC Dünya Servisi tarafından düzenli olarak Norveç radyosunda yayınlandı. Bu yayınlar,  Norveç halkına güç verirken, kralı direnişin ulusal sembolü olarak güçlendirdi. Norveç beş yıldan fazla bir süre Alman işgali altında kaldı; Alman kuvvetlerine karşı ordunun silahlı karşı koyma harekatı sadece birkaç ay sürebilmiş ancak işgal boyunca yer altı direnişi, başarıyla sürdürülmüştü. Bu direnişin sembolü Kral VII. Haakon’du; Kral, “Her şey Norveç için” derken, Norveç Halkı da “Her şey Kral için” diye yanıt veriyordu.

Sultan Vahdettin’e gelince işgal güçleriyle işbirliği içinde Anadolu direnişi Kuvay-ı Milliye’ye açıkça cephe aldı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Şeyhülislam’dan aldığı fetva ile ölüme mahkûm ederken, tacını ve tahtını korumak karşılığında ülkesinin yönetimini İngilizlere bırakmaya hazırdı. 1919 Mart’ında İngilizlere sunduğu anlaşma ile ülkenin on beş yıllığına İngiliz işgalini, İngiliz müsteşarların atanmasını, seçimlerin ve maliyenin İngiliz denetimine bırakılmasını teklif etti.  Bu gizli anlaşma imzalanmadı fakat Sultan Vahdettin, bir yıl aradan sonra ülkesini bölüp parçalayan ve Türklere yaşam hakkı tanımayan Sevr Antlaşması’nın koşullarını tereddütsüz onayladı. Kendi ordusuna oruç tutmayı öneren Sultan, Ulusal Hareket’i ortadan kaldırmak üzere Kuvay-ı İnzibatiye adıyla Hilafet Ordusu’nu kurdu.

Anadolu’dan gelen çağrılara kulaklarını tıkayan Vahdettin, halkı ölüm kalım savaşı verirken sarayında oturdu; yalnızca otursa iyiydi de, boş durmadı. Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk’in valizinden çalınan belgelerin suretini İngilizlere gönderecek kadar alçaldı. Kurtuluş Savaşı’nın büyük bir zaferle kazanılmasından sonra da günlerini tahtını yitirme korkusu ile hanedanın ve halifeliğin geleceği hakkında kuşku içinde geçirdi. Halkını koyun sürüsüne benzeterek, kendi kaderini kendisi çizen Sultan’ı şimdi istifa, sürgün veya ölüm bekliyordu. Saltanatın kaldırılması üzerine Vahdettin, 16 Kasım 1922’de İstanbul İşgal Orduları Komutanı General Harrington’a, Müslümanların Halifesi Mehmet Vahdettin adına yazdığı kısa mektupta, “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devletine sığınır ve bir an önce başka bir yere götürülmemi talep ederim efendim.” diyordu. İngilizlerden sığınma talep eden Vahdettin ertesi gün İngiliz korumasında ülkeyi terk etti. 17 Kasım 1922’de saraydan alınarak, Malaya Zırhlısı ile Malta’ya götürüldü. Kaçak halife Vahdettin’in ardından pek de iyi şeyler söylenmedi. Gazi Mustafa Kemal Vahdettin’i, “Soylu bir ulusu utançlı duruma düşüren sefil” diye nitelerken, Yenigün gazetesi ise Sultan’ın arkasından şöyle sesleniyordu:

“Türk ulusunun utkusu, hain padişahı taht ve tacını bırakmaya zorlamıştır. Konstantin’den sonra devirmiş olduğumuz padişah, İngilizlerce ülke dışına çıkarılmak üzeredir. 6. Mehmet adı altında padişahlığa başlamış olduğu günden bu yana ulusuna ihanet etmiş; İngilizler ve Yunanlılarla işbirliği yapmış; şimdi de görevinden çekilmiştir… Cehenneme gitsin!”

II. Dünya Savaşı’nda koşullar, birinci savaştan çok daha ağır, yıkıcı ve yıpratıcıydı. Ve daha uzun sürdü. Ancak 1944 yılı ortalarında başlayan Normandia Çıkartması, Alman Nazi güçleri için sonun başlangıcı oldu. Müttefik Kuvvetlerle birlikte çıkartmaya katılan Veliaht Prens Olav,  Norveç Silahlı Kuvvetlerinin başına geçti. Savaş sona erince Kral Haakon 1945 Mayıs’ında Londra’dan Oslo’ya, evine halkının coşkun sevgi gösterileri eşliğinde döndü. 1940 yılında sarayından ayrılırken hüzünlenen babasına Veliaht Prens Olav “Gidiyor olmamız, asla dönmeyeceğimiz anlamına gelmez.” derken haklıydı; kraliyet ailesi ülkesine güçlenerek dönmüştü. Kral Haakon, ülkesi için kader zamanlarının lideri oldu; o ölümcül zamanların adil ve güçlü lideriydi.  Kendisi ve görevi için bir çizgi çizmiş ve asla bu çizgiden ödün vermemişti. Norveç’te her yıl 8 Mayıs tarihi, Kurtuluş Günü olarak sevinçle kutlanıyor ve 1957’de yaşama veda eden Kral VII. Haakon saygıyla anılıyor. Norveç devlet adamı Einar Henry Gerhardsen, Kral Haakon için şöyle diyor:

 “İhtiyaç ve mücadele yıllarında, ülkemizin kralı en güçlü toparlanma kuvveti idi. Hukukun üstünlüğünü temsil etti. Hiç şüpheye yer olmadan görüşlerinde her zaman katı, bilge ve cesurdu.”

İki büyük savaş içinde, biri düşmanla işbirliği yapan vatan haini, diğeri “Her şey vatan için” diyen; bilge ve cesur olmayı başaran iki ülke kralını tanıtmak istedim sizlere…

Categories:

Tags:

Comments are closed