İnce Memed’den Bir Ada Hikâyesi’ne
Bu gün sizlere büyük usta Yaşar Kemal’in destansı yapıtlarından bazılarını tanıtmak istiyorum. O’nun sarı sıcak insan sevgini, muhteşem doğa betimlemelerini, “İnce Memed” ile başlayan ve “Bir Ada Hikâyesi” ile noktaladığı anlatılarını tanıtmaya gerek var mı, demeyin. Ben onun vasiyetini yerine getirmek, okumayan kalmasın diye kitaplarını tanıtmak istiyorum. Büyük usta gittiği yerde ışıklar ve çiçekler içinde uyurken, bize de onun yapıtlarını içimize sindire sindire okumak, onları başucu kitabı yapmak kalıyor.
Ayrıca bir önerim var; Yaşar Kemal’in kitaplarını okurken kahve yerine, Anadolu kırsalında yoksulun vazgeçilmez yemeği, bir bardak tarhana çorbası yanınızda sıcak sıcak tütsün, mis gibi koksun; üzerine bolca nane ve kekik dökmeyi sakın unutmayın. Ben öyle yapıyorum; tadına doyulmuyor. Yazarın Binboğalar Efsanesi’nden, ardından Çıplak Deniz Çıplak Ada; Bir Ada Hikâyesi 4 adlı yapıtından iki doyumsuz betimleme sunuyorum sizlere;
Binboğalar Efsanesi;
“Aladağ’ın ardında uzun bir koyak var. Koyak, baştan ayağa ormanlık; içinden yüzlerce pınar kaynıyor. Dört yanları naneli, pürenli, içleri çakıl taşlı, soğuk, aydınlık pınarlar. Pınarlardan su yerine aydınlık kaynıyor, oluklardan su yerine ışık şakırdıyor… Gökte yıldızlar durmadan oradan oraya akıyor, bazısı Aladağ’ın üstüne sağılıyordu. Aladağ’ın doruğu yıldız ışığından pırıl pırıldı. Her yıldız akışta Ceren’in yüreği hop ediyor, akan yıldız kayıp gidinceye kadar gözleriyle onu izliyordu. Yıldız yitip gidince de, büyük bir umutsuzluğa düşüyordu. Derken batıdan, iri, dönen, dönerken ışıkları savrulan bir yıldız çıktı, kaymaya başladı. Ceren’in yüreği ağzına geldi. Yıldız bir mavileşiyor, bir turuncuya çevriliyor, dönüyor, ışıklanıyor, savruluyor, göğü bir uçtan bir uca akıyordu. Derken doğudan birkaç yıldız birden koptu, ardından bir küme yıldız daha… Onlar da, her biri bir yerden, bir ışık ocağı gibi savuldular. Ceren’in yüreği ağzında, bir onu, bir onu izliyor. Yıldızların ışığı suya düştü. Kayaların ortasındaki Taşbuyduran pınarı taştı, kaynadı, köpürdü, yıldıza kesti. Gökyüzü de silme yıldıza kesti. Oradan oraya binlerce yıldız durmadan kaydılar, gökyüzü yıldızdan çalkanıyordu. Pınarın suyu yıldızdan taşmış çalkanıyordu. Binlerce yıldız gökte, ormanda, dağda, sularda birbirine girmiş kaynaşıyordu…”
Çıplak Deniz Çıplak Ada; Bir Ada Hikâyesi 4;
“Neredeyse gün batacaktı. Oturduklarından bu yana hiç konuşmadılar. Bir kez olsun birbirilerinin yüzüne bile bakmadılar. Işıklara, çiçeklere, pınara, karşı dağlara, ötelere, denizin üstüne inmekte olan güneşe, kırmızı, sarı, yeşil, turuncu, sarıya kesmiş bulutların, ağaçların doruğunda parlayan yapraklara, üstlerinden küme küme geçen, renk renk uçan, çavarak inip kalkan kelebeklere dalmış gitmişlerdi. Sonra başlarını kaldırdılar birbirlerine, ardında da batmakta olan güneşe, pınarın dibine çökmüş ışığa, üstündeki kayada oynaşan ipiltilere baktılar, ayağa kalktılar, Kerim çam bardağı aldı, çardağa yürüdüler. Önce çardağa çıktılar, çardaktan denize, batan güneşe baktılar. Çardağın üstünde kolları yanlarına düşmüş kıpırdamadan yan yana öylece kaldılar. Neden sonradır ki Peri kıpırdadı, Kerim’e doğru bir adım attı gözlerini ona dikti, çatallaşmış bir sesle: ‘Bizi öldürecekler’ dedi…”
Höyükteki Nar Ağacı;
Yaşar Kemal’in bunca yapıtı içinde neden “Höyükteki Nar Ağacı” diye sormayın; o kutsal bir ağaç ve o ağacı ben çok sevdim. Bu yapıt Yaşar Kemal’in İstanbul’a gelmeden Kadirli’de yazdığı son kısa romanıdır. Yazar’ın kendi söylemiyle yalın, sade ve taze diliyle, doğa-insan ilişkilerini en iyi şekilde betimlediği yapıttır. Yaşar Kemal hacmi küçük fakat içeriği son derece çarpıcı olan bu kısa romanında, 1950 sonrası Çukurova’ya traktörün gelmesiyle işsiz kalan yarıcıların ve mevsimlik işçilerin, sıtmanın daha da ağırlaştırdığı acınası yaşamlarına ışık tutmaktadır. Şimdi size iyi okumalar dileğiyle, bu şiirsel yapıttan kısa bir alıntı sunuyorum:
“Sarı, mor açmış, insan boyu, her birisi bir ağaç gibi sığırkuyruklarının, gene birer ağaç gibi, pembe, mor, som mavi, kırmızı el büyüklüğündeki hatmilerin, göbeğe kadar pıtrakların, dize çıkan firezlerin arasından hendekleri inip çıkarak, ağzına kadar suyla dolu çeltik arklarını atlayarak, öğleye doğru Anavarza’nın altına ulaştılar. Sıcak kızdırmış, yolların tozları fırın külüne dönmüştü. Anavarza kayalıkları, önünden akan Ceyhan ırmağının vurduğu ipiltilere boğulmuş, binbir biçim ışık oyunlarında gözleri kamaştırıyordu. Irmak burada durgun, bir ışık seli gibi ovayı doldurmuş akıyordu. Suyun yarından, bir sel oyuğunun içinden yürürlerken uzaklardan yemyeşil, yeşili bir anda insanı serinleten bir bostan gördüler…
Çok kutsal ağaç vardı şu Çukurova’da. Buradan denize kadar nar ağacı ormanıydı Çukurova. Yaz bahar aylarında bir al çiçekler açardı narlar, toprak buradan Ayas’a kadar apal kesilir, deniz gibi dalgalanırdı. Kara yılanlar sevişirdi nar çiçeklerinin altında, ocaktaki demir gibi kıpkızıl olarak… Hiç ağaç kalmadı ovada, bütün ağaçları kökten söktüler. Şimdi ne nar, ne meşe, ne karaçalı, ne çam, hiçbir ağaç kalmadı Çukurova’da, yok. Şu ovada kutsal hiç bir şey kalmadı ki nar ağacı kalsın. Zaten öyle kutsal bir nar ağacı da yoktu. Ne ki iyi, ne ki güzel, ne ki insanca, başını aldı da çekildi gitti uzaklara. Öyle bir nar ağacı olmuş olsaydı ovada, çoktan kökünü kömecini, yaprağını dalını torlar toplar çekilir giderdi başka yerlere, başka dünyalara. Öyle bir nar ağacı yok. Olsa da şifa dağıtamaz, sizin derdinize derman olamaz.”
Comments are closed