Devrim Kahramanları Üzerine

“Bir Mustafa Kemal çıkıyor… Türk halkı dünya tarihinde ilk olarak sömürücü emperyalistleri yurdundan kovup bağımsızlığına kavuşuyor. Kuruculuk ve yapıcılık başlıyor. Benim çocukluğum bu dönemde geçmiştir. Yoksulduk, ama gelecekten umutluyduk. Benim askeri lisede hocalarım, Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarıydı. Giysilerinde hala savaşın barut kokuları duyulurdu. Çoğu savaşın yara izlerini taşıyordu İşte bu hocalar, benim kuşağıma ülkücülük aşıladılar, bize milli birliğin coşkusunu verdiler. On üç, on dört yaşlarımızda bizi en çok coşkulandıran şey, neydi bilir misiniz? Gazetelerde okuduğumuz Duyun-u Umumiye’den yavaş yavaş kurtuluşumuzun haberleriydi. Bir şey daha vardı bizi sevindiren; yurdumuzu sömüren yabancı şirketlerin millileştirilmesi…”

Aziz Nesin

Bu yazı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. Yılı anısına ve Anadolu Devrimi’ne adını yazdıran kahramanlara saygılar sunmak amacıyla hazırlanmıştır.  Batı’nın Rönesans hareketlerinin yaklaşık yüz kişilik bilim ve sanat insanının omuzlarında yükseldiği gibi Anadolu’dan yükselen yüz yaşam; her bir yaşam tarihi olayları, öyküleri, söylenceleri ve serüvenleri barındırıyor kendi içinde. Bu demektir ki yüz tarihi film, bir o kadar aksiyon ve aşk filmi, dostluk, fedakarlık, vatan sevgisi ve ülke toprakları için girişilen kıyasıya mücadeleyi anlatan yüzlerce tarihi inceleme, anı kitabı, destan, ağıt, türkü, roman, tiyatro oyunu, müzikal ve hatta opera… Çöken imparatorluktan, yaşanan onlarca savaştan geriye kalan sayısız belge ve bilgi müthiş bir kaynak oluşturmaktadır. Bunları araştırmak, incelemek, yeniden ve yeniden yazmak, ülkenin geçmişten gelen her şeyini yeni kuşaklara zenginleştirerek aktarmak, eskinin ulusal ruhunu yeniden canlandırmak aydınların görevidir.

İngilizler olmayan mitolojilerini J.R.R. Tolkien’in yapıtları üzerine çevrilen filmlerle yeniden kurmaya çalışırken, Dante Alighieri, Johann Wofgang von Goethe’nin ve William Shakespeare’in yapıtları üzerine yüzlerce bilimsel çalışma yapılırken, biz neler yapıyoruz? O kadar kısır ki üretkenliğimiz! Altı yüz yıllık kocaman bir imparatorluğun mirası ile yüz yaşına yaklaşan Cumhuriyetimiz için günlük söylemlerin dışına çıkıp, yapmamız gerekenleri ciddi şekilde düşünmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. İbn-i Haldun’un tarihi gerçeklere ışık tutan düşünceleri, çağlar ötesinden bize yol gösteriyor ve şöyle diyor:

“Tarihçilik pek bol kaynak ve pek çeşitli bilgi gerektirir. Aynı zamanda aydınlık bir kafa ve büyük dikkat ister. Bunlar tarihçiyi gerçeğe götürürler ve hataya düşmesini önlerler. Eğer tarihçi, tarihsel bilgiyi elden ele geldiği şekliyle kabul eder ve adetler, politikanın temel gerçekleri, uygarlığın doğası veya insanın sosyal organizasyonunu belirleyen gerçeklerden türeyen prensipler hakkında bilgisiz olursa ve üstelik uzak veya eski malzemeyi güncel malzeme ile karşılaştırmazsa tökezlemekten, kaynaktan ve hakikatin yüksek yolundan ayrılmaktan kendini koruyamaz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışına tanık olan imparatorluktan cumhuriyete uzanan uzun ve zorlu süreçte neler yaşanmadı ki!  Batı dünyasının yüz bilim ve sanat insanının omuzlarında başlatıp, gelişmesini ancak bir yüz yılda tamamladığı yeniden doğuş hareketini Anadolu Devrimi’ni yaratan ve sayıları yüzü bulmayan kahramanlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Batı’nın Rönesans’ına eş gelişmeleri on yıla sığdırdılar. Büyük Savaş’ın ardından yaşanan Kurtuluş Savaşı’nın yara izlerini ruhlarında ve bedenlerinde barut kokularıyla birlikte barındıran bu karamanlar, müthiş bir güç sergilediler. Bağımsızlık için, özgürlük için, halk iradesi için savaşan bu kahramanlar, kutsal Anadolu topraklarının tam ortasında en sivil, en demokratik ve en renkli meclisinin açılışını yaptılar. Bu kahramanlar, kimi zaman tartıştılar, kimi zaman ümitsizliğe düştüler, ama tek hedefleri olan bağımsızlıktan asla ödün vermediler ve sonunda hayallerini süsleyen zafere ulaştılar. Sömürgenleri yurttan sürüp atar ve Yakın Türk Tarihi’ni yeniden yazarken bu ilkeli ve idealist insanlar adeta, Friedrich Nietzsche’nin, aşağıdaki sözlerini geçerli kıldılar:

 “Tarih, büyük yaratmaların, uygarlığın özünü kuran geliştirici ilkelerin, insanı aşamalı olarak başarının en yüksek doruğuna ulaştıran girişimlerin, kendi varlığında evrenin yaratıcı özünü dile getiren üstün insanın bilimidir

Anadolu’nun Devrim Tarihi’ni yazan kahramanların çoğu asker kökenli; İstanbul Harp Okulu ile Harp Akademisi’nde eğitim görmüş, Makedonya’nın Selanik ve Manastır kentlerinde staj yapmış kurmay subaylardır. Bu nedenle Devrim’in ilk kıvılcımları Makedonya’da çakmaya başlar. İlk gençlik yıllarını II. Abdülhamit’in İstibdat devrinde yaşamış olan bu nesil mücadeleci, özgürlükçü, idealist ve sınırsız hayal ufuklarına sahiptiler. Hepsinin yolları bir şekilde İttihat Terakki Fırkası ile kesişmiş, Makedonya’da Bulgar, Sırp, Rum ve Arnavut çeteleriyle çarpışa, vuruşa bağımsızlık ve özgürlük havasını soluyarak yetişmişlerdir. Osmanlının Balkanlar, Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki topraklarında her kademede görev almışlar ve komutanlık yapmışlardır. Yollarına çıkan güçlükleri ustalıklı manevralarla etkisiz kılan bu özgürlük savaşçıları içinde tetikçiler, komitacılar, efeler, yazarlar, düşünürler, doktorlar, hatipler ve politikacılar vardır.

Bu insanların mücadele gücünün ve vatan görevindeki gözü kara atılganlıklarının sınırı yoktur. Rumeli’de çete savaşlarıyla başlayan çarpışmaları, 1911-1922 yıllarında, birbiri ardına yaşanan uzun, korkunç, yıpratıcı ve can yakıcı savaşlar izler. Bir avuç idealist Türk subayı Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nda cepheden cepheye koşarlar. Bu kahramanlar baba mesleğini seçmişlerdir genellikle; bazıları paşa çocuğu, bazılarıysa şehit oğulları ve yetimdir. Araştırmacılar, dünya tarihinin en şansız insanları olarak Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını yaşayan neslin olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Ancak Türk tarihi ve Türk insanı söz konusu olunca, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Trablusgarp ve Balkan Savaşı’nı sonrasında Anadolu topraklarında yaşanan Kurtuluş Savaşı’nı da eklemek gerekir. İşgal altındaki Anadolu halkı, Kurtuluş Savaşı boyunca yokluk ve sefaletin en ağırını yaşamıştır. Parçalanan imparatorluğun üzerine genç bir cumhuriyeti inşa edenler, Mustafa Kemal’in etrafında kenetlenen ve korkusuzca dünyaya meydan okuyan yüz kadar seçkin insan arasında kimi, inandıkları dava uğruna kaleme aldıkları yazılarıyla, kimi düşünce ve ilkeleriyle, aklıyla, kimi ise beden gücüyle, kanıyla, canıyla ve kesinlikle Cumhuriyet’in temelini kendi yaşam öyküleri ile örmüşlerdir.

Çöken imparatorluğun yükü çok ağır ve karmaşıktır. Ülke toprakları yanmış, yakılmış, halk ise yoksul ve umutsuzdur. Türkiye Cumhuriyeti, kan, ateş, yokluk, sefalet ve hıyanetler içinden geçilerek yoktan var edilmiştir. Her senaryoda iyi yürekli kahramanların yanında yolunu şaşırmış, kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan kötü karakterlerin de varlığı unutulmamalıdır. Tarih güçlü kişiliklerin ellerinde şekillenir ve yeniden yazılırken, zayıf kişilikler bazı değerleri bozmaya çalışsalar da arada ezilip yok olurlar. Anadolu Devrimi’ni yaşamlarıyla kaleme alan seçkin insanların arasında, kendi çıkarlarını öne koyan, ölüm kalım savaşının uzamasına neden olan, kurtuluşu zora sokan yolunu şaşırmışlar Vahdettin, Damat Ferit, Çerkez Ethem ve yandaşları gibi vatan hainleri sıkışıp kalırlar, güçlü kişiliklerin kararları karşısında. Bunlar okyanus suyuna karışan kirli sular gibidirler ve okyanus dalgaları içinde karışıp yok olurlar. Türk Tarihinde üç erkek birliğinin üyeleri olan Enver, Talat, Cemal paşaların yaşam öyküleri, ani yükseliş ve sert inişler içerirken, Rauf Orbay’ın kişiliğinde başarı ile başarısızlığın, dostluk ile ihanetin birbirini izlediğine tanık olursunuz. Rauf Bey, Bekir Sami ile birlikte, Sultan-Halife düzenine yatkın, feodal nitelikli Çerkez beyleridir. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi tutucu eğilimdedirler. Kurtuluş Savaşı’nın içinde veya karşısında yer alan, siyasi gelişmelere olumlu ya da olumsuz yönde katkı sağlayan kişilerin yanında Halide Edip, Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanım ile O’nun manevi kızları Afet İnan ve Sabiha Gökçen’in yaşam öykülerini de kurtuluş tarihinin sayfaları arasında bulabilirsiniz. Tarihi erkeklerin yazdığı, tarihte kadının adının yok sayıldığı savını yıkarcasına yaşam öyküleri ile bu çatışmada yerlerini alırlar.

Kurtuluş Savaşı biyografilerini incelediğinizde sınırsız sevgi, saygı ve güvenin, en korkunç hıyanetlerle iç içe, omuz omuza olduğu ilginç yaşam öykülerine tanık olursunuz. Başkomutan Mustafa Kemal’e söz verdiği tepeyi alamadığı için yaşamına son veren Albay Reşat Çiğiltepe, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü üzerine, “Başkomutan yaversiz gidemez” diyerek kalbine kurşun sıkan Salih Bozok’un yaşam öyküleri gibi… Deli Halit Paşa ile Ali Çetinkaya arasında Trablusgarp’ta başlayan çekişmenin Ankara’da Meclis çatısı altında Halit Paşa’nın ölümüyle sonuçlanması gibi… 1926’da İzmir Suikast girişimi sonunda darağacında sona eren yaşamlar gibi… Asıl adlarının önüne kod adlarını koyan Kılıç Ali ve Şahin Bey gibi… Topal Osman’ın mezarından çıkarılarak ayağından Meclis kapısında asılması gibi…

“Geleceği kuran kişinin geçmişi yargılamaya hakkı vardır” yargısını doğrulayan Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Zafer’den sonra, eski kurumları kaldırıp yenilerini kurma çalışmalarını başlatır. Toplumu çağdaş kılma çabaları sırasında görev yapan Milli Eğitim Bakanlarının yaşam öyküleri incelemeye değer. Çalışkan, idealist ve yaratıcı örnek insanlar; Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel… Ve asla unutulmaması gereken İsmail Hakkı Tonguç! Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’a çıkan ve savaş sonrası sağlık alanında devrim niteliğinde çalışmalar yapan bilim insanı Doktor Refik Saydam; Anayurdu dört baştan demir ağlarla ören ve Onuncu Yıl Marşı’na adını yazdıran, “Demiryollarının Babası” Behiç Erkin, yeni kuşaklarca tanınmalı ve örnek alınmalıdır.

Mustafa Kemal’in, bütün illere, sancaklara, kolordulara gönderdiği, “Tanrı’nın yardımıyla Nisan’ın 23’üncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun başvuracağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır.” diyen, acele telinin üzerinden tam yüz yıl geçti. Ankara bozkırının ortasında açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi yüz yaşında. Yüz yıl öncesinde 23 Nisan 1920’de “Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur” ilkesiyle açıldı bu yüce Meclis; yaşanan coşku ve sevinç o denli büyüktü ki, adeta Fransız Devrimi kutlamalarına benziyordu. Bu eylem, işgal güçlerine ve Saray’a karşı siyasi bir meydan okumaydı; yeni Türk devletinin temellerinin atıldığını ilan ediyordu. Bundan böyle siyasi iktidar, İstanbul’dan Anadolu’ya geçiyordu. Ankara halkı, Meclis’in açılışıyla, o güne dek görmediği ve bilmediği tarihi bir olaya tanık oluyordu. Ve Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclis’inden ulusuna şöyle sesleniyordu:

“Hayat demek, savaşım ve çarpışma demektir. Hayatta başarı, yüzde yüz savaşımda başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manen ve maddeten güce, erke dayanan bir iştir. Bir de, insanların uğraştığı bütün sorunlar, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, topluca yapılan genel bir savaşımın dalgaları içinde doğa gelmiştir… Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle ulusal bir siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir… Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılmayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.”

Categories:

Tags:

Comments are closed