Tarih Öğretisinin Yöntemi

“ Yaşanılan her şey tarihte birikiyor; tıpkı uzun bir öyküydü tarih; tarihin yaşandığı yerse coğrafyaydı; tıpkı bir tiyatro sahnesiydi coğrafya. Hangi öykünün nasıl bir sahnede, ne zaman oynandığını bilmek önemli… Eski öyküler, keşfettiğimiz dünyalar, masallar, çizdiğimiz resimler, tuttuğumuz notlar… Her şey, yaşamakta olduğumuz ve yaşayacağımız günleri hazırlamak için gerekli insana. Tarih denilen masalı dinlemeye alışmış kulaklar duyar ancak, geleceğin gizemli seslerini.”

                                                                                                                    Mine Soysal, Mavi Zamanlar, Halikarnassos

 İnsan toplumunun ve tüm dünya uygarlığının, toplumun doğasında gerçekleşen değişimlerin; değişik insan gruplarınca kurulan krallık ve devletlerin; gerçekleşen devrim ve ayaklanmaların; bilim ve sanat alanındaki ilerlemelerin ve toplumun uğradığı tüm köklü dönüşümlerin yazılı kaydı olan tarih bilimi gençlere nasıl öğretmelidir? Öğretide hangi yöntemler uygulanmalı, ilgi ve sevgi ile geçmiş duygusu nasıl uyandırılmalıdır? Tarihsel düşünce şekli nasıl benimsetilerek, düşüncelere perspektif kazandırılmalıdır? Yıllardır, kuramsal bilgilerin aktarılmasına yönelik ezberci yöntemi eleştirir dururuz; ancak yaşantıya dayalı kavrayış, beceri ve yaratıcı güç oluşturan öğrenme yöntemi konusunda ne yapacağımızı bilemeyiz. Bu yöntem birkaç ana başlıkta toplanabilir. Şöyle ki:

  1. Yeni araştırma, bilimsel yapıt ve süreli yayınlardan bölümler okunarak ilgi uyandırmak, yardımcı ders kitabı kullanmak.
  2. Ses ve görüntü ile anlatıma görsellik katmak, CD, film, dia ve asetat kullanmak.
  3. Tarihi objeler -çömlek, amfora, kabartma, gravür, mozaik, heykel, tablet- ve belgelerle -küre, harita, fotoğraf, dia, film, levha, minyatür- donatılmış tarih odası veya derslikler oluşturmak.
  4. Araştırma ve inceleme amaçlı geziler yaparak gezi notlarından yararlanmak, tarih derslerini (kütüphane, müze, saray, sergi gibi…) farklı ortamlara taşımak.
  5. Grubun sesli düşünmesini sağlayacak akılcı sorularla, beyin fırtınası estirmek.
  6. Ödev ve proje seçiminde yaratıcı, araştırma ve incelemeye yönelik olmak.
  7. Ödüllü yarışmalara katılmak.
  8. Ders, bilim ve sanat kitaplarının hazırlanmasında, önerilmesinde seçici olmak.
  9. Tarih derslerinde barkovizyon, tepegöz, dia makinası kullanmak, öğrencileri fotoğraf makinası ve kamera kullanarak yaşadıkları çevrenin tarihi dokusunu belgelendirmeye yönlendirmek.
  10. Güncel sorunlar üzerine öğrencilere günlük ödevler vermek, gazete, dergi, tarihi roman okumaya; konferans, seminer ve söyleşi izlemeye yönlendirmek.

“Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam anlar ve öğrenirim” diyen Çin atasözünde belirtildiği gibi öğrenme eylemini yaşantıya geçirme; ezberlemenin yerine anımsama ile öğrenmeye kalıcılık kazandırmada; eğitimcilere büyük iş düştüğü kuşkusuzdur. Her şeyden önce eğitimciler, dallarında donanımlı, konularında bilgili olmak zorundadırlar. Tarih öğretmeni önce kendisine zengin bir kitaplık kurmalı, temel başucu kitaplarını yanından ayırmamalı, yeni araştırma ve yapıtları, alanıyla ilgili süreli yayınları izlemeli, içeriklerini bilmeli; bu bilgileri öğrencileriyle paylaşarak onların eğilim ve ilgilerini beslemelidir. Bitmedi; görsel materyallerin öğrenme üzerindeki etkisinin bilincinde olan öğretmen, arşivini tarihi film, bilgisayarda hazırlanmış görüntü ve ses CD’leriyle zenginleştirmeli; her konu ile ilgili görsel ve işitsel programlar hazırlamalıdır. Diğer bilimlerden tekrarlanamaz özelliğiyle ayrılan tarih bilimine, bu yöntemle görsellik katılmalıdır. Yapılan araştırmalar (Hooper-Greenhil) öğrenme yollarının etkilerini şu şekilde listelemektedir:

% 10…Okuyarak öğrenme
% 20…Duyarak öğrenme
% 30…Görerek öğrenme
% 70…Sunarak öğrenme
% 90… Dokunarak öğrenme 

Öğrenme eyleminde varılan bu sonuçlar, müze ve dersliklerde, görsel materyal kullanarak yapılan sunumların önemini ortaya koymaktadır.  Öğretmen her türlü tarihi belge ve obje ile donatılmış “Tarih dersliği” ortamında, zaman kazanmak için filmin en etkili ve öğretici bölümünden görüntüler izleterek konuyu çekici hale getirebilir; seçilen bir görüntü üzerinden dönemin ve toplumun zaman, mekan ve sosyal özellikleri tartışılır; giysiler, takılar ve kullanılan eşyalar gözler önüne serilir. Resim çözümlemesi yapılır, filmin tümünü izleme görevi öğrencilere ödev olarak verilebilir. Filmde olduğu gibi fotoğraflar üzerinden de çözümlemeler yapılabilir. Örneğin, bir haçlı askerinin görüntüsü eşliğinde; atı, silahı, giysileri, üzerindeki haç işareti incelenerek büyük dinler savaşına, Haçlı seferlerine giriş yapılabilir. Ortaçağ Avrupa sanatı incelenirken Roman ve Gotik tarzında inşa edilmiş görkemli şato, manastır ve katedrallerin dia görüntüsü ortama etkileyici bir görsellik katacaktır. Aynı çalışmayı Endülüs tarihini incelerken Cordoba Camii ile Elhamra Sarayının görüntüleri eşliğinde yapabilirsiniz. Müslüman Arapların İspanya seferine Tarık bin Ziyad’ın söyleviyle başlamak tarihi olayın ruhuna uygun düşecektir. Ayrıca Fransız tarihçi J. Michelet’in “Rönesans” adlı yapıtından alınan aşağıdaki sözler Endülüs’te yaşananlar hakkında daha etkili olacaktır: 

“Böyle bir hal görülmüş değildi. Ateşte yakılarak, açlık, yokluk, sefaletler ve denizde boğulmalarla on yıl içinde bir milyona yakın Yahudi ve bir o kadar da Mağripli telef oldu. Ülkeye yayılan engizisyon, Sevilla kentinin kapılarına insan yakılan, içleri boş birer peygamber heykeli bulunan, taştan işkence yerleri yaptırdı;

Anadolu İslam bilginlerinden Muhyiddin Arabi’nin dediği gibi “Bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınırlar.” Bu insanlar, siyasetçi, komutan, filozof veya yazar olabilirler. Memluk sultanı Baybars’ın tahta çıkmadan önce iki sultanın katili olduğu, Turan Şah ile Sultan Kutuz’u katlettiği bilgisini unutmak mümkün mü? Batılı filozof Saint Thomas’ın takma adının “Sicilya’nın koca dilsiz öküzü” olduğunu; akılcı filozof Pierre Abelard’ın bir papaz tarafından hadım edilip, görevine son verildiğini biliyor muydunuz?  Eşinin ona yazdığı, insanın içini acıtan şiirsel mektuplardan biriyle Ortaçağ tarihi dersine başlamaya ne dersiniz? Selçuklu dönemi Anadolu ozanlarından Nesimi’nin Hurufi inancı nedeniyle derisinin yüzüldüğünü, aynı tarihi dönemde Moğol Abaka’nın devlet adamlarından Muiniddin Süleyman Pervane’yi öldürüp, etiyle konuklarına ziyafet çekmesine ne demeli?  Her zaman bu kadar acımasız olmak zorunda değilsiniz; konunun içeriğine göre Ömer Hayyam’dan, İranlı Sadi’den, Hafız’dan, Firdevsi’den, İbn Hazm’ın “Güvercin gerdanlığı”ndan dizelerle giriş de yapabilirsiniz.

Kaval ezgileri eşliğinde Orta Asya’nın sonsuz bozkır kültürüne giriş yapabileceğiniz gibi…Türk-Moğol imparatoru Babur tarihine girişi, Babürname’den bir bölüm okuyarak yapabilirsiniz; eğer Hindistan tarihine Tagore’un ipek parçaları ve yelpazeler üzerine yazdığı dizelerle giriş yapacaksanız, fona dönemi yansıtan Hint müziği koymayı unutmamalısınız. Öğrencilere dinleti ve görsel sunumun nasıl izleneceği, nelere dikkat etmeleri, ajandalarına nasıl kısa notlar alabilecekleri, özellikle lise öğrencilerini üniversiteye ve hayata hazırlamak açısından büyük önem taşımaktadır. Burada “Üsküdar Kız Lisesi’nde tarih öğretmenim Refia Ender’i saygıyla anıyorum. 60’lı yıllarda derslerini projeksiyon makinesi eşliğinde görüntülü olarak işler, öğrencilerine dia ve fotoğraflar eşliğinde görsel konferanslar verir, yazılı sorularını perdede görüntüyü dondurarak sorardı. 

Öğretmen eskiyi dillendirirken, çok özel tarihi öyküleri yakalamalı ve onları sıra dışı yollarla aktarmalıdır. Konuya sorularla da giriş yapabilir. Örneğin, tarihi çağlar bunların başlangıç ve bitiş noktalarına yerleştirilen tarihi olaylar; bu olayların zaman ve mekanda sağladıkları derinlik ve genişlik üzerine çarpıcı sorularla öğrencilerin görüş ve düşüncelerini aldıktan sonra, onların bakış açılarını değiştirecek bilimsel gerçeklere geçilmelidir. Konulara ilgi uyandıran sorular, öğretmen tarafından önceden tasarlanmalıdır. Konulara farklı şekilde de giriş yapabilir. Örneğin krallar, komutanlar, kahramanlar, bilim insanları, sanatçılar, savaşlar, barışlar, tanrılar, sanatsal yapıtlar, düşünce sistemleri, inançlar ve sıradan insanların yaşam tarzları; her biri sonsuz öykü barındırırlar içlerinde. O öyküleri bulup çıkarmak ve farklı bir lezzetle sunmak, eğitimcinin beceri ve yeteneğine kalmıştır. Tarihin sunduğu bu öykülerle öğrenciler, geçmişin serüven dolu, gerçek ötesi dünyasının tadına varırlar.

Altın Elbiseli adam ve Pazırık halısının görüntüleri eşliğinde İslamiyet öncesi Türk sanatı üzerinde çalışmalar yapılabildiği gibi; Bilge Kağan yazıtının doğu cephesinden aşağıdaki alıntıyla göçebe kültürün hükümdarlık anlayışına vurgu yapabilirsiniz:

” Varlıklı zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta donsuz; düşkün, perişan millet üzerine oturdum… Ondan sonra Tanrı buyurduğu için, ölecek milleti dirilttim, besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.” 

Anadolu’nun Selçuklu dönemi kültür tarihini işliyorsanız, Çifte minareli medrese görüntüleri ile Selçuklu çini örnekleri perdede yerlerini almalıdır. Dönemin Anadolu bilginlerinden örneğin Mevlana’dan deyişlerle konuya girilebilir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeyi resmi dil olarak kabul etmesini, Aşık Paşa’nın:

“Türk diline kimseler bakmaz
 Türklere herkes gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yollu ol ulu menzilleri” 

diyen dizeleri ile pekiştirmek ve sözü Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu kurmasına dek uzanan dil çalışmalarına getirmek ve “dilimizi evrensel boyutlarda zengin ve bilimsel bir dil haline getirmek için neler yapmalıyız” sorusu ile nokta koymak etkili olacaktır.

Ortaçağ’ın din savaşlarını anlatırken efsaneler ve mitolojik öykülerden örnekler sunulabilir. Ayrıca Cengiz Han ile Timur’u sefere çıkarırken Ortaçağ’ın bu büyük liderlerinin gerçek bir komutan mı yoksa binlerce insanı acımasızca katleden bağnaz savaşçılar mı oldukları sorusu ortaya atılarak da başlanabilir. Moğollar hakkında Cambridge Ortaçağ Tarihi’nden derlenen aşağıdaki bilgiler mi:

 “İnsan hayatına hiçbir kıymet vermemekle beraber, korkunç genişlikteki çölleri, dağlardan ve denizlerden engelleri, iklimin zorluğunu, açlığın ve vebanın tahribatını kahretmeye muktedirdiler. Hiçbir tehlike onları korkutamazdı, hiçbir kale onlara karşı koyamazdı, merhamet dileyen hiçbir feryat yüreklerine etki etmezdi.”

Çin kaynaklarının yazdıkları mı:

Sessiz duvarlardan şimdi hiçbir kuş sesi gelmiyor.
Yalnız uzun gecenin ölü hayaletleri
dolaşan karanlıklar içinde rüzgar uğulduyor.
Solgun bir ay yağan karın üstünde titriyor.
Seddin çukurları donmuş,
oralarda sakalları buzdan katılaşmış cesetler ve kan pıhtıları var.
Bütün oklar kullanılmış, yayların kirişleri parçalanmış.
İşte düşman elindeki Hanarlı şehrinin manzarası…”

Yoksa İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü komutanı Amerikalı General Douglas Mac Arthur’un sözleri mi gerçeği yansıtmaktadır:

Savaşların nasıl kazanılabileceğini öğrenmek isteyenler için,  bundan yedi yüz yıl önce dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş olan, Cengiz Han’ın savaşlarını  incelemekten daha iyi bir çalışma yolu bulunamaz.”                                                                                                                         

Belki her üç bilgi de doğrudur. Bu konuda öğrencilerin görüşleri alındıktan sonra, konuyu bilimsel bulgularla sonuca bağlamak öğretmenin görevidir. Eğitimciler, öğrenmeyi destekleyecek öğrenme ortamları -donanımlı tarih dersliği, kütüphane, müze, saray, kale, sarnıç, sergi gibi- hazırlama konusunda bilgi ve beceri sahibi olmalıdır. Eğitsel amaçlı olarak yapılan tarih ve kültür gezileri gençlerin dünyasına yeni ufuklar açarken, bireyin estetik ve sanatsal kültür düzeyini yukarıya doğru harekete geçirir. Gezi hazırlıklarına öğrenciler de katılmalı; gezilecek mekanın önemi, tarihi ve mimari özellikleri önceden araştırılmalıdır. Saray, camii, kilise, kale, sur, sarnıç gibi tarihi yapıların mimari özellikleriyle ilgili detaylar verilirken, öğrencilere mesleki yönlendirmeler yapılabilir. Örneğin, mimar ve inşaat mühendisi olmak isteyenlerin, yapıları bir başka gözle incelemeleri istenebilir. Çevremizdeki çirkin yapılaşmaya dikkat çekilerek sanat tarihi bilgisi olmayanların iyi bir mimar olamayacağı vurgulanabilir. Tarihi yapılar incelenirken küçük bilgi yarışmaları bile düzenlenebilir. Örneğin sütun başlıklarının hangi mimari tarzı yansıttığı, süsleme unsurları, fresk, çini ve mozaiklerde hangi konunun işlendiği gibi sorular yöneltilebilir. Doğru yanıtlar sözlü notlarıyla değerlendirilebilir.

Deneyim oluşturmak için ideal ortamlar olan müzeler, sergiledikleri özel yapıtlarla gençlerin düşünsel karşılaştırma yeteneğinin gelişmesine katkıda bulundukları gibi hayal gücünü, yaratıcılık ve estetik beğenisini güçlendirirler. Bu tür duygu ve sezgilere dayalı zenginlikler bireyi yaratıcı yaşama yönlendirir; kültürel, sanatsal ve tarihsel mirası koruma konusunda tarih bilinci ile donatır. Yaşanılan çevrenin müze, saray, medrese, camii, kervansaray, han, darüşşifa, türbe, kümbet ve sergi gezileri, sınıf düzeyi ve konu içerikleri göz önünde bulundurularak yapılmalı, yıllık planlarda mutlaka yer verilerek uygulanmalıdır. Ortaçağ tarihi için öğrenciler, Sultanahmet meydanındaki İbrahim Paşa Müzesi’ni, Bizans dönemi yapıtlarını mümkünse Selçuklu dönemi kalıntılarını ziyaret etmelidir. Öğretmen konularıyla ilgili açılan sergiler hakkında bilgi sahibi olmalı; bu etkinliği öğrencileriyle paylaşmalıdır.

Öğrenciler tarih öğrenim programı içinde,  tiyatro, opera ve bale gibi görsel sanatlarla tanıştırılmalıdır. Dönem içinde bir tiyatro, bir bale ve bir opera izleme etkinliğine katılmalıdır. Örnek vermek gerekirse Kumanlarla ilgili Borodin’in “Prens İgor” operası ve Poloveç danslarının görkemi gençler üzerinde pek etkili olacağı gibi Giacomo Puccini’nin Turandot operası, Gaetano Donizetti’nin Belasario operası, Ludwing Minkus’un La Bayadera (Tapınak Dansçısı)  tarihi olayların renkli dünyasına geniş bir pencere açacağı kuşkusuzdur. Don Quijote balesi ise öğrencilerin Ortaçağ şövalyelerine bakış açılarını değiştirecektir. Ayrıca tarihi tiyatro oyunlarından da bir seçki oluşturulabilir. Bu örnekleri öğretmenler, çevre koşullarını göz ününde bulundurarak çoğaltabilirler. Yazarlarla yapılan edebi ve tarihi sohbetlere katılmak, yazarların okula davet edilmesi, imza günleri, okul çapında kitap fuarları etkinlikleri, gençlere mutlaka tarih derslerini sevdirecek ve ilgi uyandıracaktır. Bu tür etkinlikler içinde bilgi yarışmaları, yazarlarla ilgili biyografi çalışmaları, sunumlar ve grup çalışması şeklinde yapılan seminer çalışmaları, tarih derslerini kısır bilgi aktarımının çok ötelerine taşıyacaktır.

Tarihi konularda öğrencilere verilen ödev ve projeler konusunda öğretmenler seçici ve yaratıcı olmalı; onlara ilgiyle araştıracakları ödev konuları saptamalıdırlar. Ödevlerin nasıl hazırlanması gerektiği üzerinde durulmalı; kendi yaratıcılık ve emeklerinin ürünü olmayan, internetten indirilen ödevler kabul edilmemelidir. İçinde yaşadığınız ortamın tarihi ve coğrafi özelliklerini dikkate alarak hayali bir örgüt -Dernek, Kulüp, Vakıf- kurulabilir;  örgütün kuruluş gerekçeleri, hedef ve amaçları belirlenerek,  örgüte katılacak kişilerle örgütün sembol ve amblemi saptanabilir. Gezi ödevleri, günlükler, tarihi çağın özeliklerini yansıtan kurgular, yüzyılın panoramik incelemesi, siyaset ve bilim insanlarının biyografik incelemeleri, görsel sunum ve proje şeklinde verilmelidir. Konular seçilirken, aile ve ev tarihi gibi yanı başınızdaki tarih, sözlü tarih ile yerel tarih konularından yararlanılmalı; giderek genişleyen ve yörenin tarihi dokusunu belirleyen folklorik izler sürülmelidir. Her dönem için öğrencilerin okuması gereken bilimsel kitaplar ve romanlar listelenmelidir. Orhun yazıtları, Divan-ı Lugat –it- Türk, Kutad gu-Bilig, İbn-i Batuta’nın Seyahatnamesi, Tarihi Romanlar; Ernst W. Heine’in “Alamut’a Dönüş” Solmaz Kamuran’ın “Kiraze”, M.Baigent, R.Leigh ve H.Lincoln’ün “Savaşçı Keşişler Tarikatı”, Ann Baer’in “Ortaçağda Bir Kadın”, Bernard Cornwell’in “Şeytanın Atlıları”, Harold Lamb’in “Moğolların Efendisi Cengiz Han”, Amin Maalouf’un “Semerkant”, Norman E. Stephenson’ın “Çocukların Haçlı Seferleri” adlı ortaçağ tarihi ile ilgili birkaç örnek; siz bu örnekleri çoğaltabilirsiniz. Tüm bu saydıklarımız yapıldığında ancak tarih öğrenimi ezbercilikten kurtulur, soyut bilgiler somutlaşabilir; öğrenme eylemi gerçekleşerek, bireyde kalıcı davranış değişimlerine dönüşebilir.

Öğrenme eyleminin gerçekleşmesinde  sınıf içi veya sınıflar arası bilimsel tartışmaların büyük atkısı olduğu bir gerçektir.  Örneğin; Ortaçağda Avrupa’da görülen Feodalite ile İslam dünyasında görülen Tavaif-i Müluk, Beylik ve Atabeylik sistemlerini karşılaştırılarak benzer ve farklı yönlerini saptanabilir. Ortaçağ’da Avrupa ile İslam dünyasını sosyal yapı ve halk sınıfları; bu sınıfların sahip oldukları hak ve ayrıcalıklarla aynı çağda Avrupa’da hüküm süren yokluk ve sefalet ile İslam dünyasındaki ekonomik refahın nedenlerini tartışılmalı; Ortaçağ’da Avrupa’nın bilimde geri kalma nedenleri içinde Skolastik felsefenin etkisi ile İslam dünyasında Halife Memun devri, Beyt ül-Hikme ile Mutezile mezhebine vurgu yapılmalıdır.

Yaşadıkları çağı etkileyen Batılı filozoflar ile İslam filozoflarının farklı düşünceleri ve yapıtları tartışma konusu yapılmalıdır. Goethe’nin “ İtiraf et! Doğu’nun şairleri daha büyüktür biz Batı’nınkilerden” sözlerine vurgu yapılırken Hafız’ın, Sadi’nin dizeleri ney, kaval, Hint ve Doğu ezgileri eşliğinde sunulmalı; Farabi’den, Ömer Hayyam’dan düşünceler derlenmelidir. İlhanlı tarihi işlenirken dönemin devlet adamı Reşidüddin’in yaşamı, bilimsel çalışmaları ve hazin sonu mutlaka değerlendirilmelidir. Uluğ Bey’in gözlemevinin görüntüleri olmadan, Kadızade-i Rumi ve Ali Kuşçu incelenmeden Timurlular döneminin kültürel çalışmaları eksik kalacağı gibi Babur imparatorluğu da Taç-Mahal görüntüleri olmadan özümsenmeyecektir. Destanların ve yazıtların adının yanında Orhun yazıtlarından, Ergenekon’dan, Türeyiş’ten, Oğuz Kağan ve Manas destanından bölümler dillendirmek mutlaka daha kalıcı olacaktır:

 Kırgız Han’ı Manas han, zehirlenip ölmüştü,
Han babası Yakup Han, Manas’ını gömmüştü.
Bir kız melek göndermiş, Tanrı, Altın-Ay adlı,
‘Bir gör bak öğren’ demiş, ‘Nasılmış ölen atlı?’ 

Din savaşlarının damgasını vurduğu Ortaçağ’ın en büyük liderleri kimlerdir? Attila, Harun Reşid, Charlemagne, Alp Arslan, Melikşah, Selahaddin Eyyubi, Cengiz, Timur ve Babur; bunların hangisi en büyük? Neden Attila ile Cengiz’in mezarları yok? Bumin ile İstemi, Bilge ile Kültigin, Tuğrul ile Çağrı; nasıl başarmışlar birlikte ülkelerini yüceltip yönetmeyi? Neden Ortaçağ dünyasında kadının adı yok? Bizans imparatoriçeleri Theodora ile Zoe ve Anna Komnena; Türk prensesleri Selçuklu Terken Hatun ve Harzem’in Kıpçak prensesi Terken hatun nasıl başarmışlar adlarını tarihin kıyısına yazdırmayı? Siyasi akrabalık kurmak amacıyla gerçekleştirilen evlilikler neden önemlidir. Neden Türk hükümdarlarının Çinli prenseslerle evlenme geleneğinin yerini Ortaçağ’da Abbasi Halife ailesiyle evlilikler almıştır? Ortaçağ insanı ne yer, ne giyer, nasıl yolculuk eder, hangi silahlarla savaşır? Ortaçağ insanının geçim kaynakları nelerdir, göçebelerle, yerleşik kültürler arasında ne gibi farklılıklar vardır? Bu sorulara yanıt aranırken zengin görsel malzeme kullanımının yanı sıra, bilgelerin düşünce ve sözlerine de yer verilebilir. Alman Tarihçi Joseph Hammer’ın aşağıdaki sözleri gerçeği ne derece de yansıtmaktadır.

“Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır. Tarih, Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki, Uygarlık için birer süs olmaktadır.”

Bir başka Alman bilgini Fon Le Koch ise Uygur Türkleri hakkında övgü dolu sözlerle tarihe şöyle not düşmektedir:

Bu yağmursuz ve kurak kıtada yüzyıllarca örtülü kalmış olan büyük binalar, heykeller, freskler, canfes ve kağıt üzerine çizilmiş resimler, kitaplar, zengin edebiyat kalıntıları, burada çok yüksek bir medeniyetin varlığına tanıktırlar. Gerçekten Kara-Hoça şehrinde büyük ve hayret verici bir medeniyet vardı. İngiltere, Fransa ve Almanya’da böyle şeyler yokken güzel ve büyük bir uygarlığa sahip olan atalarıyla Türkler övünebilirler.”

Gençlere genel ve ulusal tarihin yanı sıra yerel ve aile tarihi bilinci ile geçmiş duygusu verilmelidir. Ailede doğum olayları, aile üyelerinin meslekleri, ailenin eğitim durumu ve ekonomik düzeyi, siyasi görüşü, üye olduğu dernekler, kalıtsal özellikler incelenebilir Pek çok kişi, bırakın aile tarihini, soyadının hatta adının anlamını bile bilmemektedir. Thomas Mann’in “Buddenbrook Ailesi” adlı yapıtı, aile tarihi konusunda büyüleyici bir örnektir. Ünlü yazar bu yapıtında kendi ailesinin üç kuşak boyunca hikayesini anlatır. Bence her aile, Buddenbrook Ailesi gibi; doğum, okula başlama, askere gitme, evlenme, ölüm günlerinin belirtildiği bayram ve özel aile toplantılarında duygu ve düşüncelerin yazıya döküldüğü bir aile defteri tutmalı; mutlaka bir aile albümü oluşturulmalı; ailedeki yaşlı insanların anılarını belgelendirmelidir. Bilgeliğin temsilcileri olan yaşlı insanlar, uzun süreli deneyimleri, nasıl ve nedenlerin yanıtlarını bilen bellekleriyle önem taşırlar; çünkü tarih deneyimin bellek bankasıdır. Günümüzde gelişen teknoloji, sesli ve görüntülü olarak “aile filmi” oluşturma konusunda büyük kolaylık sağlamaktadır. Fotoğraflar, diploma örnekleri, kimlikler, ödüller veya tam tersi cezalar belgelenerek arşiv oluşturulmalıdır. Toplum olarak arşivinizi doğru oluşturursanız, Büyük Millet Meclisi’ni açılışının 92. Cumhuriyetinizin 89. yılını kutlarken söyleyecek çok şeyiniz olur. Aksi halde günümüz siyasilerini yaptığı gibi sıradan birkaç beylik sözle olayı geçiştirir; belki de bu çok özel günlerin kaçıncı yılını kutladığımızı anımsamazsınız bile! Ülkenizin tarihi nereye giderseniz gidin sizi izler, peşinizden gelir. Anadolu’da düzenli aralıklarla hanlar ve kervansaraylar karşınıza çıkar; çifte minareler yükselir yolunuz üzerinde; türbe ile kümbetler ve Ahlat’ın mezar taşları ölüye saygıyla sessizliklerini korurlar. Avrat pazarı yakınlarından geçerken bir zamanlar oranın kadın kölelerin satış alanı olduğunu kaç kişi hatırlar?

Categories:

Tags:

Comments are closed