Süleymaniye Camii ve Külliyesi

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var! Ne mübarek, ne garip alem bu!

Yahya Kemal Beyatlı

Ahşap ve yıkılmakta olan yoksulluk içindeki evler arasından geçer ve mermerden yapılmış dev gibi muhteşem bir yapının cesur yüksekliği karşısında donup kalırsınız. Bir taraftan Marmara denizine diğer yandan Haliç’e hakim tepe üzerinde “İstanbul’un keyfi ve ihtişamı” dedikleri Süleymaniye Külliyesi yükselir. Her tarafta duyguları esrarlı bir musiki gibi okşayan, düşüncelerini aydınlık kılan bir beyazlık, zarif bir mimari, bir su şırıltısı, serin bir gölge her yanı sarar. Dört köşesinde ev büyüklüğünde beyaz kaidelere oturmuş, upuzun dört büyük minaresi ile üzerinizde korku duygularıyla karışık bir saygı hissi uyandıran bu yapı, Türk mimarisinde klasik dönem eserlerinin en mükemmellerinden biri olan Süleymaniye Cami’dir. Muazzam bir kubbenin gözden saklı tuttuğu bir medrese, şifahane, mektep, kütüphane, dükkan ve hamamdan oluşan külliye, adeta bir kent merkezidir. Kaideler, sütun başlıkları, duvarlar, kapılar, hemen her şey kıymetli taşlar ve desenlerle işlenmiş, oyulmuş, boyanmış yaldızlanmış, görkemli ve bir o kadar hafif ve zarif bu muazzam kubbenin altında toplanmış. Tepeden aydınlık veren şark usulü pencereler, altın arabesklerle süslenmiş mermerler; Ayasofya’ya benzerlikleriyle anılan, Kanuni Sultan Süleyman’ın İran şahından gelen mücevherleri harcına kattırdığı ve Mimar Sinan’ın “Kalfalık dönemi eserim” dediği Süleymaniye, yalnızca cami değil külliye olarak imparatorluk başkentinin bilim, sağlık, ekonomik ve sosyal kurumlarını oluşturan yapılar topluluğudur.

Süleymaniye Cami, medrese, imaret, tabhane, bimarhane, kervansaray, hamam, mektep ve türbeden oluşan on sekiz yapıyla İstanbul’un en büyük külliyesidir. Fatih medreselerinden sonra imparatorluğun ikinci büyük medreseleri kurularak yeni bir şehircilik anlayışıyla planlanmıştır. (1549-1557) tarihleri arasında türbelerle birlikte on sekiz ayrı bina halinde planlanarak yapılmıştır. Mimar Sinan bu yapıyı oluştururken bazı konuları göz önünde bulundurmuştur. Cemaatin tümünü bir mekanda toplamayı, mimaride bütünlük ve uyumu, süslemede sadeliği, detaylarda insancıl ölçüleri ve şehrin siluetine katkısını dikkate almıştır. Süleymaniye’nin kurulduğu yer Haliç ve Boğaz’a hakim bir noktadadır. Burası şehir planında ve siluetinde özenle seçilmiş bir yerdir. Bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu tepenin Haliç’e doğru uzanan teraslarına kurulmuştur. Yamacı süsleyen evler üzerinde bilgece ve dengeli bir şekilde yükselir.

Mimarbaşı bu yapıtta orta alanın örtü sistemi olarak, merkezi kubbe ile iki yarım kubbeli Ayasofya planını uygulamıştır. Büyük kubbenin örttüğü orta mekanla, farklı büyüklükte beşer kubbeyle örttüğü yan mekanları birleştirmiştir. Yapının dış avlusunda on bir kapı bulunur. İç avlu dikdörtgen planlı, üç kapılıdır. İç avlu taç kapısı mükemmel bir örnektir, iki yanında on iki pencere ve odalar bulunur. Avlunun zemini mermer döşeli ve etrafı yirmi sekiz kubbeli bir revakla çevrilidir. Revakların sivri kemerleri ve stalaktitli başlıkları mermer ve pembe granitten yirmi sekiz sütun üzerine oturur. Son cemaat yerinin duvarları yazılar ve mavi-beyaz çinilerle bezelidir. Avlunun ortasında dikdörtgen şadırvan mermer işçiliğinin eşsiz örneklerindendir. Son cemaat yerindeki on pencere aynı üslupta çini panolar şeklindedir. Panoların köşesindeki kırmızı renk, bu dönemin mercan kırmızısıdır. Şadırvanlı avlu, iç mekanla dengeli bir bütünlük gösterir.

Mimari denge ve olgunluk örneği olarak avlunun dört köşesinde yer alan dört minare, toplam on şerefelidir. Bu Kanuni’nin onuncu Osmanlı Sultanı olduğunu simgeler. Caminin planı altmış üçe altmış sekiz boyutlarında kareye yakındır. Kubbe yirmi yedi çapında elli üç metre yüksekliğindedir. Kubbe kasnağında otuz iki pencere vardır. Kubbe, dört fil ayağına dayanan dört kemer üstüne oturtularak ikiye bölünmüş, kaba görüntü ortadan kaldırılmıştır. Mihrap ile cümle kapısı iki yarım kubbe ile tamamlanmaktadır. Merkezi kubbe, yarım kubbelerle desteklenerek geniş mekan elde edilmiştir. Ayrıca iki yanda kırmızı porfir sütunlara dayanan kemerler üzerinde beşer kubbe yer alır. Böylece ibadet için çok geniş bir alan elde edilmiştir. Bunu yaparken merkezi kubbe yükü, yarım kubbelerle dengelenmiş, köşelerdeki kulelerle zemine aktarılmıştır. Ayrıca Mimar Sinan yan nefleri beşer kubbe ile örterek; birbirine eşit kubbelerin monotonluğunu aşmış, bir büyük kubbe ve bir küçük kubbe sıralaması ile çarpıcı bir etki yaratmıştır. Bu şekilde yan neflerin asıl mekanla uyumlu bir şekilde birleşmesi sağlanmıştır.

Yapı iç mekanda kademe kademe kubbeye doğru yükselirken, dış mekanda ise kubbe, aleminden zemine doğru iner. Kubbedeki bu görkemli yükseklik, mekanda mistik bir ferahlık etkisi yaratır. Mimari açıdan yüksek boyutlarda olan caminin kapı, pencere, mahfil, mihrap nişi gibi mimari elemanları normal ölçülerdedir. Süsleme ve aydınlatma elemanı olan kandiller de insan ölçüsüne uygun yüksekliğe asılmıştır. Mihrap ve minber gerek mermer işçiliği gerekse çini bezemeleri ile mükemmeldir. Caminin yazıları Kara Hisarî Ahmet Efendi ve Hasan Çelebi’nin eserleridir. Renkli camlı alçı pencereler, Sarhoş İbrahim adlı bir ustanın eserdir. Yazılar ve kalem işi süslemeler ile cümle kapıları ile pencere kanatları oymacılık, fildişi ve sedef kakmacılığın en güzel örneklerini sergiler. 16. yüzyılın bu en güzel mimari yapısında çeşitli çiçek desenleri, zarif nakışlar, vitray ve çini bezemeleri gerektiği kadar ve yeterli ölçüde kullanılmıştır. Mihrap ve minberinin mermer işçiliği kusursuzdur. Süleymaniye Cami mihrabının iki yanında görülen çiniler, beyaz zemin üzerine lacivert, firuze, kırmızı çiçek motifleriyle süslenmiş yazılar da beyaz zemin üzerine lacivert ve yeşil renkli olarak yazılmıştır. Özellikle besmele ve ihlas suresi hatları çağının en güzel örnekleridir.

Mimar Sinan bu camide mimari bütünlüğün ve geniş alanın yanı sıra mekânın akustiğini de düşünmüş ve bunu başarmıştır. Camide büyük kubbenin bir tarafından çıkan hafif bir ses, öteki taraftan duyulur. Akustik düşünülerek bütün kubbeler, çift kubbe şeklinde yapılmış. Merkezi kubbeye, ağızları içeriye doğru açık durumda ve derinlikleri elli metre ağızları beş metre olan altmış dört küp yerleştirilmiştir. Bu küpler ayrıca küçük kubbelerin köşelerine ve stalaktitlerin altına da konulmuştur. Bunlardan başka zeminde sesi yansıtmaya yarayan tuğladan boşluklar vardır.

Caminin havalandırma düzeni de ilgi çekicidir. Cümle kapısının içeri açılan bölümünde, üstte bulunan küçük bir odanın altında dört pencere ile içeriye ve dışarıya doğru dörder küçük giriş vardır. Hepsi birden açılınca meydana gelen hava akımı, caminin havasını çabuk ve kolaylıkla temizler. Minarelerin gövdesi dar yüzeylere ayrılıp içleri oyma ile bezenmiştir. Şerefeler, korint başlıklı sütunlar üzerine oturtulmuş gibidir. Aşağıdan yukarıya doğru yarım kubbelerle yükselen yapının merkez kubbesi tepede taç gibi oturarak piramide benzeyen dengeli bir görüntü sergiler. Yapı olgunluk ve sadelik sembolüdür.

Süleymaniye külliyesinin inşaatında günde ortalama üç bin kişi çalışmış, İmparatorluğun serveti ve iş gücü külliyenin tamamlanmasına tahsis edilmiştir. Süleymaniye Cami sadece ibadet için yapılmış dini mimari örneği değildir. Şehrin bilim, sağlık, ekonomik ve sosyal yaşantısının hizmet eden yapılar topluluğu olan külliyenin merkezini oluşturur ve çevresi ile bütünleşir. Külliyede Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın sekizgen türbeleri yer alır. Mimar Sinan kendi türbesini de, külliyenin dış köşesine yerleştirmiştir. Kubbeli türbelerin, kemerli pencereleri örten yaldızlı demir dantellerin ve ağaçların gölgeleri arasından ak mermerden lahitler, gül ağaçlarıyla sarılı desenli mezar taşları, göz alıyor. Hüzün, zarafet ve güzellikle sergilenen hazire, mezarlıktan çok bir saray bahçesini andırıyor.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu görkemli yapıyı bakın nasıl anlatıyor:

” 1544 tarihinde yapılmasına başlanıp 1555 tarihinde tamam olmuştur. Süleyman Han bu camii denize bakar bir yüksek dağ üzerinde, benzeri olmayan bir cami olarak yaptı. Bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar bin büyük üstat mimar, yapıcı, amele ve taş tıraş eden, mermerci varsa toplayıp üç sene tamam üç bin ayağı bağlı forsa temelini yerin dibine indirip dağ delenlerin balta sesini yerin dibinde, dünyayı yüklenmiş olan öküz işitirdi…

Bu büyük camiin mavi kubbesinin ta en üst tepesi Ayasofya kubbesinden yuvarlak ve yedi Mekke zira-ı yüksekliğinde cihan kubbesidir. Ve bu emsalsiz kubbenin dört ayağından başka camiin sağ ve solunda dört adet somaki mermer sütun vardır ki, her biri onar Mısır hazinesi değerinde idi. Bunlar Mısır’ın bir eski şehrinden Nil yoluyla İskenderiye’ye oradan Karınca Kaptan sal gemilere yükleyip uygun günlerde İstanbul’da Unkapanı’na getirip, oradan Vefa meydanına, oradan Süleymaniye camiine getirdi. Karınca Kaptan dört adet sütunu Süleyman Han’a teslim edince:

“Karıncalar budun çekmiş çekirgenin Süleyman’a, size layık nemiz vardır kabul eyle fakirhane” dedikte, Süleyman Han hoşlanıp, hizmeti karşılığında Karınca Kaptan’a Yılanlı adası sancağını ihsan eyledi. Ama Allah bilir, öyle kırmızı renkli somakidir ki, dünyanın dört köşesinde benzeri olmayan ellişer zira yüksekliğinde bir direktir. Büyük kubbesi mihrap üzerinde yarım kubbe ve kıble kapısı üzerinde yine yarım kubbe ile yapılmıştır. Fakat adı geçen sütunlar üzerinde yarım kubbeler yoktur. Sütunlara ağır yük olmasın diye üstat Mimar Sinan, billur ve Necef camlar yapmıştır. Mihrap ve minber üzerinde olan çeşitli camlar, sarhoş İbrahim’in işidir. Bunun da methedilmesinde insan acizdir. Ne vakit ki öğle vakti bu camlara cihanı aydınlatan güneşin ışığı vurur, camiin içi nurlanır ve bütün cemaatin ölü gönülleri ferahlanır.

Her parça camda nice kere yüz bin parça çeşitli küçük camlar ile çiçekler ve Allah’ın ismi şerifleri yazılarıyla süslü camlardır ki, kara ve deniz seyyahları arasında dünyaca methedilendir ve felekte benzeri görülmemiştir. Mihrabı ve minberi ve müezzin mahfeli beyaz ham mermerdendir. Ama mermer üstadı bir ince sütun üzerine bir müezzin mahfili yapmış ki, sanki cennet mahfilidir. Ve bir başka ham mermerden bir minber ve taç sürahisi vardır ki, benzeri sanki Sinop Camii minberi ola. Ve mihrabı sanki Hazreti Süleyman mihrabıdır ki, üzerinde Karahisari yazısı ile ayet, lacivert altın ile yazılmıştır. Mihrabın sağ ve solunda burma sütunlar vardır ki, saki sihirli bir mucizedir. Ve yine orada birer adam boyu bakır ve altın ile kaplama şamdanlar üzerinde yirmi beşer kantar beyaz balmumu var ki, her birine on beşer basamak merdivenle çıkılıp, her gece yanar. Camiin içi nur olur. Ve cami içinde kubbe ve direkler üzerinde iki kat tabakalar da vardır ki, onlarda da mübarek gecelerde kandiller yakarlar. Hepsi yirmi iki bin kandil ve nice bin asılı avizeler vardır. Camiin dört tarafında bütün pencerelerin her birinden birer çeşit hava cereyanı gelip, cemaat ebedi hayat bulup cennete girmiş olurlar.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birinci cilt, 158-159 sayfalarında Süleymaniye Camii’nin avlusunu da bir başka anlatıyor. Şöyle ki;

Beyaz Avlunun Durumunu Bildirir…

Mübarak Süleymaniye caminin kapısına ve güzel avlunun yüksekliklerine taş merdivenlerle çıkılıp inilir. Lakin bu temiz avlu beyaz mermerle döşenmiş bir ak yayladır ki, her bir mermeri birer halı büyüklüğünde parlak ve cilalı, düzgün, aydınlık, billura benzer bir meydandır. Eni boyu dört köşe yapılmıştır… Bu avlunun kıblesi bütün kapılardan yüksek ve çok sanatlı bir mutluluk kapısıdır ki, dünya yüzünde bu kapıya eş, beyaz saf mermer eşikli kat kat üstüne kılıçlama süsler yapılmış bir kapı daha görülmemiştir… Bu kapının üst eşiği üzerinde mihraba benzer mermerden oyma sağlam yapılı kademeler içinde baş aşağı, mermerden hayret verici laleler ve çok çeşitli sanatlar ve yine mermerden zincir ve sanatkarane yapılmış avizeler var. Bu kapının iki tarafında kubbeye varıncaya kadar dörder kat odalarda muvakkıthane (saatlerin ayarlanma yeri), kapıcılar ve kayyumlar (cami hademeleri) otururlar. Bu kapı içinde çok büyük, kırmızı, yuvarlak, gül renkli somaki mermer döşelidir ki, bu da benzeri yok parlak ve cilalı bir taştır. Bu camiin dört tane minaresi vardır ki, her biri birer Muhammed ezanı makamıdır. Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı sultanlarının onuncu Padişahı olduğundan buna alamet olmak üzere dört minarede on şerefe yapmışlardır. Camie bitişik iki minare üçer şerefeli, göklerin yüksekliklerine baş uzatmış benzersiz minarelerdir. Avlunun geri köşelerindeki iki minare onlardan kısa ve ikişer şerefeli düzgün minarelerdir. Sol taraftaki üç şerefeli minareye(Cevahir minaresi) derler. Böyle adlandırılmasının sebebi şudur: Sultan Süleyman Han bu camii yaptırırlarken binanın oturup sağlamlaşması için bir sene inşaatı bırakıp başka hayır işleri yaparlar. Acem Şahlarından Şah Tahmasb, Sultan Süleyman’ın cami yapmağı bıraktığını işiterek acele bir büyükelçi hazırlayıp bin çanta para ve bir kutu kıymetli çeşit çeşit mücevher göndererek mektubunda şöyle yazmış:

” İşittik ki camii tamamlamağa kudretiniz kalmamış ve yarıda bırakmışsınız. Size, dostluğumuza dayanarak birçok para ve hazine ve birçok da cevahir gönderdik. Bu cevahiri satıp ve bu malı harcayıp camii tamamlamağa çalışınız ki bu hayırlı işinizde bizim de hissemiz olsun.”

diye dil uzatıcı bir mektupla elçi alelacele gelir bakar ki, Süleyman Han’ın camii denizler kadar çok usta ve işçi ile yapıla gelmektedir. Sultan Süleyman, Şah’ın mektubundaki anlamdan ateşpare alarak (pek çok hiddetlenerek) bin çanta parayı elçinin gözü önünde İstanbul Yahudilerine dağıtıverdi ve bir çöp bile kalmadı. Ve bir kutu mücevheri de yine elçinin gözü önünde Mimar Sinan’a vererek şöyle dedi:

” Bu kıymetli taş diye gönderdiği taşlar benim camiimin taşları yanında kıymetsizdir. Hemen bunları başka taşlar içine katıp kullan”

Elçi bunu görünce aklı başından giderek hayretle susup kaldı. Şah’ın mektubuna münasip sözlerle cevap yazıldı ve elçi memleketine döndü. Beri tarafta üstad Mimar Sinan bu mücevherleri, sanatkarlığını göstererek minarenin her altı köşe süsleri arasına konulan mermer gülleri içinde süs yapmıştır. Bunun için o minareye hala “Cevahir minaresi” denilir. Güneş ışığı bazı taşlara vurduğu zaman pırıldar ve ışıldar. Fakat bazı taşlar sıcaktan, kar ve yağmurdan bozulmuş ve ışığı kalmamıştır. Ama camin kıble kapısı kat kemeri ortasında bir Nişabur firüzesi vardır ki, yuvarlak bir kase kadardır. Parlamasından insanın gözü bozulur… Süleymaniye Cami üzerine anlatılan hikayeler bitmez tükenmez. Bir başka öyküde ise olay, bakın nasıl anlatılıyor:

Kanuni imparatorluğun görkemine yakışır bir yapı olsun istemiş, görevi de mimarbaşına havale etmişti. Sultan yapının bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu tepeye inşa edilmesini istemiş; mimarbaşı ise Haliç’i gören sırtı uygun bulmuştu. Külliyenin yapımı, yedi yıl sürdü. Süre uzayınca Kanuni’nin canı sıkıldı. Neden bir türlü bitirilmediğine bir anlam veremiyordu! O sırada dedikodular yayılmaya başladı: “Mimarbaşı caminin ortasında nargile fokurdatıyor” diye sağda solda söylentiler oldu. Sultan bir ikindi vakti durumu kendi gözleriyle görmek için, inşaat alanına gitti. Süleymaniye’ye vardığında, Mimar Sinan tam da söylendiği gibi camiinin ortasına oturmuş nargilesini fokurdatıyordu. Sultan büyük bir hiddetle: “Bu ne iştir? Mimarbaşı” diye gürledi. Oysa Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktu; içtiği sade suydu. Usta mimar nargilenin fokurtularını dinleyerek, caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesinin, camiinin içine nasıl ulaşacağını hesaplıyordu. Görkemli yapının akustiğini sağlamak için içi boş 165 adet büyük küpü, ağızları dışarı gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Böylece mimarbaşı, sesi yüzlerce metrekarelik mekanın her bir köşesine en iyi şekilde yaymayı başardı.

Mimar Sinan yapının içinde oluşturduğu hava koridoru ile 275 adet kandilden çıkan isin yapıya zarar vermesini önlemek için orta kapının üzerine küçük bir odacık ve yapının değişik köşelerine açtırdığı oyuklarla isin küçük odada toplanmasını sağladı. İs odasına kurulan özel bir nemlendirme sistemi ile de elde edilen islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini elde etti. Süleymaniye’nin duvarlarında görülen kalem işleri, yazı ve bezemelerde camiinin kandillerinden damıtılan mürekkep kullanıldı.”

16. yüzyılda göz kamaştıran Osmanlı imparatorluk tarihi Kanuni Sultan Süleyman, Pay-i taht İstanbul ve Mimar Sinan üzerinde yıldızlaşır. Kanuni Sultan I. Süleyman’ı bilmeyen yok cihan alem tanıyor. Ama sultanın biyografisini kısaca bir de biz anlatalım istedik. Muhteşem Süleyman, Yavuz Sultan Selim’in, Hafsa Sultan’dan olan oğludur. 1494’te babasının Sancakbeyliği döneminde Trabzon’da doğmuştur. Küçük yaşta bilim, tarih, edebiyat, din ve askerlik alanında dersler alarak eğitim görmüştür. Önce Bolu, 1509’da annesinin ülkesi Kırım-Kefe Sancakbeyi olmuştur. Babası, padişahlık mücadelesine giriştiğinde, Kaymakam olarak İstanbul’da kalmıştır. Yavuz Selim’in İran ve Mısır seferleri sırasında ise Rumeli’yi korumakla görevlendirilmiştir. 1520’de babasının ölümü üzerine yirmi beş yaşında ve onuncu sultan olarak Osmanlı tahtına oturmuştur. Tahta geçerken saltanat kavgaları yaşanmamış, rakipsiz padişah olmuştur. Babası ona çok güçlü bir ordu, zengin bir hazine, tecrübeli devlet adamları ve usta komutanlar bırakmıştır. Bu nedenle çok şanslıdır. Sultan uzun boylu, zayıf, kartal burunlu ve iri siyah gözlüdür; erdemli, dürüst bir hükümdar, yetenekli bir kuyumcu, bilgili ve seçkin bir şairdir; nazik ve hoş görülüdür ama yaşı ilerledikçe, dindarlığında artış, hoşgörüsünde ise azalma görülmüştür. Adaletine karşın, mutlak egemen olarak belli bir acımasızlığı da içinde barındıran Sultan, gözdesi Hürrem Sultan’ın entrikaları sonunda önce Sadrazam İbrahim Paşa’yı ardından büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı, İran’a sığınan Şehzade Bayezid’i ve en küçüğü üç yaşında olan dört torununu gözünü kırpmadan boğdurmuştur.

Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni devri, Osmanlı Devleti’nin her bakımdan en parlak dönemidir. Büyük dedesi Fatih gibi Büyük İskender’in dünya imparatorluğu kurma düşüncesinden etkilendiği; Batı ile Doğu’yu birleştirmeyi düşlediği bilinir. Oldukça uzun; kırk altı yıl süren devri fetihler bakımından büyüme dönemidir. İmparatorluk Budin’den Bağdat’a uzanmıştır. Kanuni, sadrazamlarına büyük girişim serbestliği tanırken onlarla sıkı iş birliği içinde olmuştur. Devlet işlerinde önceliklerin belirlenmesinde son derece tutarlıdır. Devri kültür ve uygarlık bakımından da Osmanlı tarihinin en üstün devrini oluşturur. İstanbul’da Süleymaniye Külliyesi’ni kurmuş ve Sahn-ı Süleymaniye Medresesi’ne tıp ve matematik bölümlerini ekletmiştir. Sultan’ın Muhibbi adını kullandığı şiirleri ve bir divanı vardır. 1566’da ölümü üzerine Süleymaniye Camii avlusundaki türbesine gömülmüştür.

Büyük usta Mimar Sinan’a gelince aynı Sokullu Mehmet Paşa gibi üç sultan döneminde görev yapmıştır. I. Süleyman, II. Selim ve III. Murat devirlerinde, mimarbaşı olarak günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce başkent İstanbul’u imparatorluğun gücünü simgeleyen baş yapıtlarla donatmıştır. Bu büyük ustayı, kalfalık eserim diye nitelediği Süleymaniye Külliyesi ile birlikte anlatmayı uygun bulduk.

Mimar Koca Sinan (1489-1588)

Bu değersiz kul, Sultan Selim Han’ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup, Kayseri sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlanmıştı. Acemi oğlanlar arasından sağlam karakterlilere uygulanan kurallara bağlı olarak kendi isteğimle dülgerliğe seçildim. Ustamın eli altında tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek görgümü arttırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişahlık hizmetinde Arap ve acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü arttırdım. İstanbul’a dönerek zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım.”

Mimar Sinan

Kendisini “Bu değersiz kul” diye başlayan sözlerle anlatan Mimar Sinan ile ilgili en eski kaynaklar 16. Yüzyılda kaleme alınan yedi adet yazmadır. “Tezkirt’ül Enbiya” ve “Tuhfet’ül Mimarin” adlı yazmalar Sinan’ın yaşamı ve yapıtları üzerine bilgi veren önemli belgelerdir. Bu belgelere göre Sinan 1512’de Yavuz devrinde Kayseri’den devşirme olarak İstanbul’a getirildi ve Acemi ocağına verildi. 1514’de Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yeniçeri Ocağı’na alınan Sinan, Atlı Sekban, Yayabaşı, Viyana seferinde Zemberekçibaşı, Irakeyn seferi dönüşünde Hasekiliğe yükseldi. Sinan’ın katıldığı askeri seferler onun Yeniçeri Ocağı’nda ilerlemesini sağladı ve mimari deneyimini arttırdı. Yavuz’un İran ve Mısır seferlerine, Kanuni’nin Belgrat, Rodos, Macaristan, Almanya ve Irakeyn seferlerine katıldı. 1538’de Kara Boğdan seferinde, Prut nehri üzerine kurduğu köprü ile Kanuni’nin övgüsünü kazandı. Savaşlarda istihkamcı olarak çalıştı; ordunun geçtiği yollarda köprü, yol, kale, kanal gibi yapı işlerinde gösterdiği başarılarla 1536’da Mimarbaşı oldu ve otuz beş yıl bu görevde kaldı. Meriç üzerindeki köprü, Silivri’de Pir Mehmet Paşa külliyesi ile Haliç’teki Hüsrev Paşa külliyesi mimarbaşı olmadan önceki eserleridir. Bu eserlerinde İznik ve Bursa geleneğine bağlı kalarak cami kubbesini köşelerine küçük kubbeli mekanlar ekledi.

Mimar Sinan’ın Hassa Baş mimarı olarak İstanbul’daki ilk mimari eseri, Kanuni’nin baş hasekisi Hürrem Sultan için yaptığı 1539 tarihli Haseki külliyesidir. Sinan’ın mimari becerisini üst düzeyde gösterdiği ilk yapıt ise 1548’de tamamladığı Sultan Süleyman’ın şehzadesi Mehmet için yaptığı külliyedir. Mimarbaşı “Çıraklık eserim” dediği bu Şehzadebaşı camiinde ilk kez merkezi plan şemasını; dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbeli kemerin desteklediği bir merkezi kubbe- uygulamıştır. Sinan sonraki eserlerinde çeşitli planlar üzerinde denemeler yaparak en uygun yeni mekan arayışlarına yönelmiştir. Kanuni’nin isteği üzerine inşa ettiği ve 155o-1557 yıllarına tarihlenen kalfalık eseri Süleymaniye Külliyesi, Osmanlı Türk mimarisinin bir başyapıtıdır. Mimar Sinan burada iki yarım kubbeli Ayasofya planını uygulamıştır. Sinan bu eserinde büyük kubbenin örttüğü orta mekanla farklı büyüklükte beşer kubbeyle örttüğü yan mekanları birleştirmiştir. Süleymaniye Camii, dört ayağa oturan yarım kubbeli camilerin en büyüğü, on sekiz yapıyla İstanbul’un en büyük külliyesidir. Sinan seksen yaşındayken yaptığı ustalık eseri Selimiye Camii ile klasik Osmanlı mimarisini zirveye taşımıştır. Yapımı 1569-1574 yılları arasında süren Selimiye Camii, çapı otuz iki metreye yakın sekizgen gövdeyi saran büyük kubbesi ve dört minaresiyle geniş mekan anlayışının en önemli örneğidir. Böylece kubbe, yapıdaki en önemli mekan belirleyici öge durumuna gelmiş ve Sinan mimaride evrenselleşmiştir. Edirne Selimiye Camii, mekanın büyüklüğü, yüksekliği ve ışık etkileri bakımından dünyanın en büyük eserleri arasında yer alır. Mimar Sinan burada esas aldığı sekiz payeli, sekizgen plan şemasını daha sonra pek çok yapıda kullanmıştır. Kırk sekiz yıl boyunca Mimarbaşılık görevini sürdüren Sinan’ın eserlerindeki genel nitelikler şunlardır:

1. Yaptığı eserlerin tümünde yapıyı oluşturan öğeler arasında uyum ve düzen göze çarpar. Estetik görüntü, sağlam bir mimari teknikle bütünleşmiştir.
2. Sinan’ın camileri yapıldığı kentin her tarafından görülecek konumlarda ve boyutlarda yer almıştır.
3. Sinan’ın yapıtlarında avlu ve merkezi kubbe büyük önem taşır. Merkezi kapılar merdivenle yükseltilmiştir.

Sinan’ın kayıtlı yapılarının toplam sayısının “477” olduğu bilinmektedir. İnşa ettiği yapıların çeşit ve sayıları şöyledir:

107 Camii, 52 Mescit, 45 Türbe, 74 Medrese, 8 Darülkurra, 6 Sıbyan Mektebi, 6 Tekke, 3 Darüşşifa, 22 İmaret, 31 Han ve Kervansaray, 38 Saray, 5 Köşk, 8Mahzen, 56 Hamam, 9 Köprü, 7 Su kemeri”

Osmanlı mimarisinde Sinan’ın baş mimarlığı döneminde yapılarda büyük çini panolar kullanılmaya başlanmıştır. Bu yeni süsleme anlayışı ilk kez Rüstempaşa camiinde uygulanmış ve camiinin dini havasını bozmayan zengin bir renk atmosferi yaratılmıştır. Mimar Sinan İstanbul ve Edirne dışında İmparatorluğun her kentinde çok sayıda mimari yapı oluşturmuştur. Onun devrinde “Klasik-Osmanlı-Türk Mimarisi” en yüksek dönemini yaşamıştır. Sinan yapıda örtü unsuru olarak daima kubbeyi kullanmıştır. Duvar ve fil ayaklarıyla, büyük kubbe çevresindeki yarım kubbelerin kullanılması estetik bir düzen oluşturmuş, merkezi kubbe sınırsız büyüklük kazanırken, kubbeyi tutan fil ayakları ağırlık ve hantallık duygusu vermeden, süsleme unsurları da gerektiği yerde ve yeterli şekilde kullanılmış, gereksiz süslemeden kaçınılmıştır. Mimar Sinan’ın Süleymaniye Külliyesi içindeki Nakkaş Mustafa Sai Efendi tarafından yazılan türbe kitabesinde: “Geçti bu demde cihandan piri mimarân Sinan” yazılıdır. Bu mısra ebced hesabıyla 1588 yılında öldüğünü göstermektedir. Koca Mimar Sinan’ın biyografisine Tezküret-ül Bünyan’dan aldığımız onun sözleriyle nokta koyalım ve günümüz mimarlarına gönderme yapalım:

Tasarlayıp uyguladığım birçok cami, mescit ve diğer anıtsal yapıları bir kitapta topladım. Dünya durdukça eserlerimi gören sağduyu sahiplerinin çabamın ciddiyetini anlayacaklarını umarım. O zaman eserlerime insaf ile bakarak hayırlı dualarla anacaklardır.”

Süleymaniye Külliyesi’ni yaptıran Muhteşem Süleyman, Yavuz Sultan Selim’in, Hafsa Sultan’dan olan oğludur. 1494’te babasının Sancakbeyliği döneminde Trabzon’da doğmuştur. Küçük yaşta bilim, tarih, edebiyat, din ve askerlik alanında dersler alarak eğitim görmüştür. Önce Bolu, 1509’da annesinin ülkesi Kırım-Kefe Sancakbeyi olmuştur. Babası, padişahlık mücadelesine giriştiğinde, kaymakam olarak İstanbul’da kalmış, Yavuz Selim’in İran ve Mısır seferleri sırasında ise Rumeli’yi korumakla görevlendirilmiştir. 1520’de babasının ölümü üzerine

yirmi beş yaşında ve onuncu sultan olarak Osmanlı tahtına oturmuştur. Tahta geçerken saltanat kavgaları yaşanmamış, rakipsiz padişah olmuştur. Babası ona çok güçlü bir ordu, zengin bir hazine, tecrübeli devlet adamları ve usta komutanlar bırakmıştır. Bu nedenle çok şanslıdır. Sultan uzun boylu, zayıf, kartal burunlu ve iri siyah gözlüdür; erdemli, dürüst bir hükümdar, yetenekli bir kuyumcu, bilgili ve seçkin bir şairdir; nazik ve hoş görülüdür. Ancak, yaşı ilerledikçe dindarlığında artış, hoşgörüsünde ise azalma görülmüştür. Adaletine karşın, mutlak egemen olarak belli bir acımasızlığı da içinde barındırır. Gözdesi Hürrem Sultan’ın entrikaları sonunda önce Sadrazam İbrahim Paşa’yı ardından büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı, İran’a sığınan Şehzade Bayezid’i ve en küçüğü üç yaşında olan dört torununu gözünü kırpmadan boğdurmuştur.

Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni devri, Osmanlı Devleti’nin her bakımdan en parlak dönemidir. Büyük dedesi Fatih gibi Büyük İskender’in dünya imparatorluğu kurma düşüncesinden etkilendiği; Batı ile Doğu’yu birleştirmeyi düşlediği bilinir. Oldukça uzun; kırk altı yıl süren devri fetihler bakımından büyüme dönemidir. İmparatorluk Budin’den Bağdat’a uzanmıştır. Kanuni, sadrazamlarına büyük girişim serbestliği tanırken onlarla sıkı iş birliği içinde olmuştur. Devlet işlerinde önceliklerin belirlenmesinde son derece tutarlıdır. Devri kültür ve uygarlık bakımından da Osmanlı tarihinin en üstün devrini oluşturur. İstanbul’da Süleymaniye Külliyesi’ni kurmuş ve Sahn-ı Süleymaniye Medresesi’ne tıp ve matematik bölümlerini eklemiştir. Sultan’ın Muhibbi adını kullandığı şiirleri ve bir divanı vardır. 1566’da ölümü üzerine Süleymaniye Camii avlusundaki türbesine gömülmüştür.

Categories:

Tags:

Comments are closed