İlkel İnsan İçin Ölüm…
Bu kez sizlere Sigmund Freud’un “Uygarlık, Din ve Toplum” adlı yapıtını tanıtmak istiyorum. Freud, insan ruhunun bilimsel olarak incelenmesi için ilk yöntemi keşfeden, ruhsal olgular alanını ilk gören, rüyaları ilk yorumlayan, çocuk cinselliği olgularını ilk kavrayan, birincil ve ikincil düşünce süreçleri arasındaki ayrımı ilk yapan, insanda bilinç dışı aklı ilk gerçek kılan özel bir insandır. İlginizi çekmesi umuduyla bilginin “Uygarlık, Din ve Toplum” adlı yapıtından kısa bir bölüm aşağıya alınmıştır:
“Kendi ölümü elbette ilkel insan içinde bugün bizler için olduğu kadar düşünülemez ve gerçekdışı bir şeydi. Ama onda ölüme yönelik iki karşıt tutumun çakışıp çatıştığı bir durum vardı; bu durum, geniş kapsamlı sonuçları olan son derece de önemli ve üretken bir durum yaratmıştır. Bu ilkel insan, kendine ait birisinin –eşinin, çocuğunun, dostunun- ölümünü gördüğü zaman ortaya çıkmıştır; bu kuşkusuz tıpkı bizim sevdiğimiz gibi sevdiği birinin ölümüdür; çünkü sevgi öldürme tutkusundan sonra gelişmiş olamaz. Bunun üzerine acıyla, kendisinin de ölebileceğini öğrenmiş ve varlığının tamamı bunu kabullenmeye karşı başkaldırmıştır; çünkü sevdikleri şöyle veya böyle kendi egosunun bir parçasıdır. Ama öte yandan bu tür ölümler hoşuna da gitmiştir, çünkü sevilenlerin her birisinde yabancı bir şeyler de vardır. Bugün bile en çok sevdiklerimizle olan duygusal ilişkilerimizde egemen olan duygusal ikilik yasası, ilkel çağlarda çok daha geniş bir geçerliliğe sahipti. Dolayısıyla ölen bu sevgili insanlar ayrıca onda düşmanca duygular yaratan düşmanlara ve yabancılara da karşılık veriyordu.
Felsefeciler, ölüm tablosunun ilkel insanı karşı karşıya bıraktığı zihinsel bilmecenin onu düşünmeye zorladığını ve böylece her türlü spekülasyonun başlangıç noktası olduğunu söylüyor. Burada felsefecilerin çok felsefi düşündüklerine ve iş başındaki güdüleri pek dikkate almadıklarına inanıyorum. Bu nedenle iddialarını sınırlamak ve düzetmek istiyorum. B ölümü karşısında yaşadığı duygu çatışmasıdır. Bana göre ilkel insan, öldürdüğü düşmanının cesedi başında, yaşam ve ölüm bilmecesine kafa yormaksızın zafer duygusunu yaşamıştır. İnsanda araştırma ruhunu ortaya çıkaran şey, zihinsel bilmece değil, sevmesine rağmen ona yabancı olan ve nefret uyandıran kişilerin ölümü karşısında yaşadığı duygu çatışmasıdır. Bu durumda insan ölümden artık uzak kalamaz, çünkü ölen için hissettiği acıda bunu tatmıştır; yine de bunu kabullenmeye isteksizdir, çünkü kendisini ölü olarak düşünemez. Dolayısıyla bir uzlaşma bulmuştur; kendi ölümünü kabullenmiş ama yok oluş anlamını inkar etmiştir; bu düşmanının ölümü söz konusu olduğu zaman inkar etmek için neden görmediği bir anlamdır. Sevdiği kişinin cesedi başında ruhları icat etmiş ve üzüntüyle kaynaşan doyum karşısında duyduğu suçluluk duygusu bu yeni doğan ruhları korkulması gereken kötü ruhlara dönüştürmüştür. Ölümün yarattığı fiziksel değişiklikler, kişiyi bir beden ve bir ruha –başlangıçta birkaç ruha- ayırmayı düşündürmüştür. Bu yolla düşünce zinciri, ölümle başlayan çözülme sürecine paralel gelişmiştir. Ölüye ilişkin varlığını koruyan anıları bir temel, diğer varoluş türlerini varsayması için bir temel olmuş ve görünürde ölümden sonra devam eden bir yaşam tasarlamasını sağlamıştır.
Bu sonraki varoluşlar başlangıçta ölümün sonlandırdığı varoluşun gölgemsi, içeriksiz, sonraki dönemlere kadar pek değer verilmeyen bir uzantısından başka bir şey değildi; çaresiz uzatmalar niteliğine sahipti…
Sigmund Freud, Uygarlık, Din ve Toplum
Comments are closed